Hulâsa
Meşhûr târihçi İbn-i Haldun’a göre şu fânî âlemde milletlerin de fertler gibi tabiî bir ömrü vardır:
Onlar, bir aşîret olarak doğarlar. Tekâmül ederek devlet olurlar. Daha da geliştiklerinde bir imparatorluk hâline gelirler. Ancak meziyetlerini kaybetmeye başladıklarında da küçülür ve târih
sahnesinden çekilirler. Nihâyet yenileri doğar. Bunlar da, imkânlarına göre hayatiyetlerini devâm ettirirler. Bu hâl, târih sahnesinde milletlerin bir kader programıdır.
Târih, İbn-i Haldun’un bir tabîat kânûnu kat’iyyetini de ifâde eden bu görüşünün ayrı bir değeri ve hakîkat payı olduğunu her zaman göstermiştir.
Devletini “Devlet-i Ebed-Müddet” nâmıyla yâd eden Osmanlılar, bu nazariyyeyi benimsemek istememişlerse de, onlar da bu gerçeğin îcâbına tâbî olmuşlardır.
Diğer taraftan Osmanlılar’ın devletlerini ebedî devam edecek kabûl etmelerinin âdetâ bir temennîsi olan bu tâbir, devletin -bir hânedân adıyla anılsa bile- gerçekte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Medîne’de kurduğu devletin devamı mâhiyetinde kabûl olunması gibi îmânî, derin ve ince bir tefekkürün eseriydi. Bundan dolayıdır ki, bu devlete “Devlet-i Aliyye” denildiği gibi, o rûhâniyeti idâme için teberrüken “Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye” de denilmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde de isimlendirilmesi, pek çok resmî vesîkada yer almaktadır.
Devletlerin ömürlerindeki devamlılık, ahlâk, adâlet, hak, hukûk gibi ulvî husûsiyetlere riâyetlerine bağlıdır. Çünkü fert, âile, mal, mülk, devlet v.s. hepsi emânettir. Allâh Teâlâ, emânete sahip olunduğu kadar ömür bahşeder. Tesâhüb, asgarîye düştüğü zaman, mülk el değiştirir.
Târihe baktığımızda karşımıza çıkan neticeler de, bu hakîkatin göstergesidir. Yâni kurulan devletlere Allâh Teâlâ, bu mânevî husûsiyetlere sahip oldukları nisbette ömür bahşetmiştir.
Bu gerçek ışığında İslâm devletleri içinde en uzun ömre nâil olan Osmanlı’nın bu mazhariyeti, pek muhteşemdir. Dolayısıyla burada onun temelini oluşturan müessirlere kısaca temas etmenin faydalı olacağı kanâatindeyiz. Zîrâ Osmanlı, kendisinin temel harcını teşkîl eden bu müessirler bereketiyle pek büyük zaferlere nâil olmuş, târihe şan ve şeref dolu hâtırâlar hediyye etmiştir.
Bu müessirleri, hulâsaten şu beş maddede toplamak mümkündür:
1. Allâh’ın Emirlerine
Sadâkat ve Liyâkatle Bağlılık
Osmanlı Devleti, onu kuran kitlenin rûhundaki sâf ve berrak îmân ile bu îmânın hayat ve hâdiselere aksettirilişindeki liyâkat ve mükemmellik sebebiyle sür’atli bir yükseliş seyri takip etmiştir. Ancak o devrin bütün mâneviyat sultanları da, kendilerini hem zâhir, hem de bâtın cihetinden irşâd edip teveccühte bulunmuşlardır.
Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’e hakkıyla sarılanları bu dünyâda bile azîz kılacağını ve dünyâ idâresini “sâlih kullar”ına vereceğini açıkça beyân buyurmuş olduğu üzere Osmanlı Devleti’nin kaydettiği terakkî ve ihtişâm, bu ilâhî hükmün fiilî bir isbat ve tezâhürüdür.
Devlet reîsinden en alt tabakadaki ferdine kadar bütün insanların İslâm’ın emrettiği ihlâs ve kemâl ile muttasıf bulunduğu, uzun asırlar boyunca Osmanlı’nın dâimî bir terakkî kaydettiği mâlumdur. Bu terakkînin mânevî âmiline dâir çeşitli misâller eserimizde yer yer îcâbına göre zikredilmiş olduğundan dolayı burada ayrıca tafsîlat vermeye lüzum görmüyoruz.
2. Cihâd Rûhu
Târih içinde cihangirlik meyli ve cengaverlik rûhuyla temâyüz etmiş bulunan büyük Türk milleti, İran’ı fethederek Türkistan kapılarına dayanmış olan çoğu sahâbe İslâm ordusuyla karşılaştıklarında İslâm’ın cihanşümûl ahlâk ve cihâd gibi temel prensiplerinin kendilerinin millî karakterlerine uygunluğunu kavramakta gecikmemişlerdir. Böylece kılıç zoru olmadan rûhânî bir temâyülle kitleler hâlinde “Dahîlek yâ Rasûlallâh!” sayhalarıyla İslâm’a dâhil olmuşlardır. Kısa bir zaman içinde de büyük bir rûhî vecd ile kabûl ettikleri bu yeni dînin fetih rûhuyla dolu mücâhidler kadrosu, yâni ordusu hâline gelmişlerdir. İslâmlaştırma gayretiyle birlikte aynı zamanda Araplaştırma gâyesi de güden ve çoğu hükümdarları zamanında ehl-i beyt’e karşı çirkin bir tavır takınmış bulunan Emevîler’den İslâm hılâfetini alıp Abbâsîler’e devretmekte oynadıkları târihî rol, inkâr edilemez! Emevîler’in takribî 90 yıllık bir hâkimiyetlerinden sonra İslâm temsilciliğini elde eden Abbâsîler, Türkler’in İslâm’a yatkın tabîatlarını değerlendirerek fütûhât ordularını tamamen onlardan teşkîl etmişlerdir. Abbâsîler’in yıkılışından sonra İslâm temsilciliği askerî sahâda olduğu kadar siyâset sahnesinde de bir büyük Türk devleti olan Selçuklular’a geçmiştir. Selçuklular’ın dağılıp parçalanmasından doğan boşluğu da Osmanlılar doldurmuştur. Osmanlı Devleti, dörtyüz çadırlık bir aşîretten ihtişamlı bir cihân imparatorluğuna ulaşarak birgün gelmiş yirmidört milyon kilometrekarelik bir coğrafyayı vatan yapmış, ardından “çil çil kubbeler serpen ordular” meydana getirmiştir. Cihanşümûl medeniyetlerin en üstün ve müstesnâsını kurarak îmân, cihâd, ilim ve san’atta asırlarca insanlığa rehber olmuştur. Babadan oğula cihâd rûhu tevârüs edegelmiştir. Bu rûh ile İstanbul’u fethederek Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, bu şerefe ilâveten yine Peygamber müjdesinde yer alan Roma’nın fethini gerçekleştirme yolunda ciddî adımlar atarak Otranto’yu fethetmesi de, ne yüce vecd dolu bir meziyettir.
Yine Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır fethinden sonra tükenmek bilmeyen cihâd rûhunu ifâde eden şu tefekkürü ne müthiştir:
“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!..”
Bu ulvî rûh ile çok yüksek bir zirveye ulaşan Osmanlı, Allâh’ın bu âlemde «bekâ» sıfatını tecellî ettirmemiş olması ilâhî takdîrine binâen bu kemâl noktasından yavaş yavaş zevâl çizgisine doğru yürüyüp bu asrın başlarında târih sahnesinden çekilmiştir. Bunun neticesi olarak da bütün İslâm dünyâsı başsız ve âdetâ yetîm kalmıştır.
Dolayısıyla burada Osmanlı Devleti’nin yükseliş âmilleri arasında ilâhî emirlerden ferdî olan namazdan sonra hemen ikinci sırada yer alan “cihâd”ı ehemmiyetle tebârüz ettirmek lâzımdır.
O cihâd ki, sadece kılıç sallamak değildir. Bilakis Allâh’ın koyduğu nizâmın galebesini sağlamaya medâr olabilecek her türlü gayret ve faâliyeti içine almaktadır.
Devletlerine ilâhî emirlere bağlılığı esas kabûl etmiş olan Osmanlılar, bu bağlılığın her türlü ictimâî faâliyette olgun bir tezâhürüne uzun asırlar boyunca liyâkatle vücûd vermiş ve bu rûh, za’fa uğrayıncaya kadar yükseliş devam etmiştir. Osman Gâzî’nin son nefesini vermek üzereyken Bursa varoşlarında bir çadırda gâzîlerin kılıç şakırtıları arasında oğluna yaptığı:
“Oğlum! Cihâdı terketmeyerek rûhumu şâdet!..” vasıyeti, Orhan Gâzî’nin şahsında bütün gelecek nesillere idi. Böyle kabûl edildi; böyle anlaşıldı; böyle tatbîk edildi. Ve Osmanlı, cihâd gayretiyle temâyüz etti. Böyle ulvî bir gâyenin gereği ne ise yapılmaktan geri kalınmadı.
3. Devlet Adamlarının Yetiştirilmesi
Osmanlı’da gerek hânedân mensubları ve gerekse diğer devlet adamları, husûsî bir eğitimle yüklendikleri mes’ûliyyeti deruhte edecek bir liyâkatte yetiştirilirlerdi. Bu zâhirî cihete ilâveten şunu da söylemek lâzımdır ki, Cenâb-ı Allâh, kendi takdîrini onlara yâr ve yardımcı kıldığından arka arkaya hem hânedân mensupları, hem de diğer devlet adamlarına müstesnâ kâbiliyyet ve fıtratta evlâdlar ihsân etmiştir.
Gerçekten eğitim ne kadar mükemmel olsa da o eğitimi gören şahsın fıtraten zekâ, cesâret ve irâde gibi ilâhî bir mevhibe olan temel vasıfları mükemmel olmazsa, çok iyi bir netice elde etmek mümkün olamaz. Osmanlı’da zâhirdeki sebepler kadar ilâhî takdîre bağlı bu mânevî müessirler de atbaşı beraber yürüdüğünden küçücük bir aşîret, kısa zamanda İslâm dünyâsının lideri durumuna yükselmiştir. Onun Söğüt’teki temel atışıyla Rumeli’ye geçip Bizans’ı arkadan çevirmesi ve bir husûmet âlemi olarak üzerlerine gelen haçlılara karşı ardarda zaferler kazanıp Avrupa içlerine doğru ilerlemesi arasında takribî yarım asırlık bir zaman olduğu düşünülürse, bu yükselişin başdöndürücülüğü daha iyi kavranır. Sırf zâhirî sebeplerle böyle bir sür’atli yükseliş ve ihtişâma nâil olunamayacağı daha berrak bir sûrette kavranır.
Cihâna yön veren cihângîrler, daha küçük yaşta her biri devrin otoriteleri tarafından yetiştirilirdi. Mânevî dünyâlarını tekâmül ettirmek için de zamanın mürşid-i kâmillerinden birisinin terbiyesinde irşâd edilirlerdi. Osman Gâzî’den başlayarak bütün sultanlar, Hakk dostları ve gönül erleri olan bir Edebali silsilesine talebe olmuşlardır. Neticede kalblerinin kazandığı seviye nisbetinde, yâni rûhâniyetleri kadar dünyâya râm olmamışlar, canları ve mallarını “i’lâ-yı kelimetullâh” uğruna fedâ etmişlerdir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde otorite olan kıymetli zâtlar, her zaman Osmanlı için bir istikâmet rehberliği yapmışlardır. Fetihler sultanı Yavuz Sultan Selîm Han, cihan çapındaki zaferleriyle mağrûr olmamış, nefsine dâimâ galebe çalarak hakîkî zaferin ancak bir velînin irşâdıyla gönül âleminde vukû bulacağını şu mısrâları ile ne güzel ifâde etmiştir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş…
Bu şekilde mânevî bir irşâd ile yetişmiş bulunan Osmanlı sultanları, kuruluşundan itibaren Kur’ân-ı Kerîm’e dillere destan bir hürmet ve muhabbet göstermişlerdir. Osman Gâzî’nin Kur’ân-ı Kerîm bulunan odada ayaklarını uzatıp yatmaması, Yavuz’un mukaddes emânetlerin başında asırlarca devâm edecek bir sûrette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesini başlatması, bu hürmetin nümûnelerindendir. Bu bakımdan Osmanlı, müstesnâ bir ilâhî lutfa ve te’yîde mazhar olmuştur. Osmanlı’yı yücelten bu husûs, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:
“Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, bu kitâb (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yâni ona îmân ve bağlılık bakımından) bir kısım milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)
Yavuz Sultan Selîm Han’ın, mukaddes emanetleri büyük bir titizlikle İstanbul’a getirip korunmasını üstlenmesi, Osmanlı için mânevî bir bereket olmuştur.
Nâil olunan büyük nîmetlere ve hadsiz muzafferiyetlere rağmen Osmanlı sultanları, ucûb, gurûr ve kibir gibi nefsânî temâyüllere kapılmayıp her şeyi Allâh’dan bilmişlerdir. Pek muhteşem bir cihan saltanatı süren Kânûnî’nin şiirlerinde iç âlemini gösteren şu hitâbı bu hakîkati ne güzel sergiler:
“Ey Muhibbî! Sakın elindeki muhteşem saltanata ve kazandığın parlak zaferlere bakıp da gaflete düşerek «benim gibisi yoktur» deme!..”
Preveze’den sonra esir düşman kadırgalarını önüne katarak muhteşem donanmasıyla Haliç’e giren Barbaros’un bu ihtişamlı zafer tablosu karşısında paşalarına:
“–Bize bu nîmetlere karşı fahır değil, şükür düşer!” diyen Kânûnî’nin, zâhirî sıfatı gibi mâneviyâtı da muhteşemdi!
Kânûnî’nin babası Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır’a girişi ile zafer dönüşü İstanbul’a girişi de, ne kadar büyük bir tevâzû örneğidir. O, şöyle diyordu:
“Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..”
4. Halkın İctimâî ve Rûhânî Yapısı
Dînin rükünlerinin en belli başlılarından biri de ihsân duygusu, yâni Allâh’ı görüyormuşçasına ibâdettir. Bunun yaşanmasına ise, tasavvuf adı verilir. Tasavvufun gâyelerinin en başlıcalarından biri de, kalbe seviye kazandırarak kulu Hakk’a yakın bir hâle getirebilmektir. Bunun neticesinde de dînin gâyesi olan güzel insan, zarîf insan ve duygulu insan meydana gelmesidir. Türkler, ilk anavatan olan ortaasyadan bu vasıfla gelmişler, Anadolu toprağında zemînin ve şartların müsâit olması sebebiyle rûhî yapıyı inkişâf ettirerek Osmanlı’da zirveye ulaştırmışlardır. Fethettikleri toprakları da bu mânevî ağ ile örmüşlerdir. Fethedilecek yere önce tekke gitmiş, zemîni hazırlamış, ardından kılıç gitmiştir. Kılıç döndükten sonra yine tekke, orada hidâyeti perçinlemiş, halka sıcak bir kucak olmuş, oların mânevî refâh seviyesini yükseltmiştir.
Osmanlılar, dînî telâkkîde sadece akla dayanan kısır bir görüş yerine onu engin gönül iklîminde benimsemiş, tekâmül ettirmişler ve bu sebeple tekkeler, onların yükselişlerinde en müessir rolü oynamıştır. Yalnız halk değil, pâdişâhından erine kadar bütün ordu mensubları, hayatlarını bu mânevî iklîm içinde idâme ettirmişlerdir. Hassa ordusu demek olan yeniçeriler, o zamanlar sünnete uygun müsbet bir hüviyeti hâiz olan Bektaşi tarîkatine topyekûn mensuptu.
Pâdişâhlara tahta geçişlerinde devrin mânevî sultanlarınca kılıç kuşandırılmış ve onların her biri de bir mâneviyât yıldızını rehber edinmişlerdir.
Osmanlı’nın pek ehemmiyet verdiği müesseselerinden olan vakıflar, bu rûhî olgunluk neticesinde çoğalmış cemiyetteki ictimâî ve rûhânî denge gerçekleşmiştir.
Bu hayır müesseseleriyle halkın garîb, yalnız ve zavallı kimselerinin gözetilmesi, hattâ bu merhamet ve şefkat elinin âciz hayvanlara, kanadı kırık kuşlara kadar uzanması neticesinde gönüllerden taşan feyizli duâlar, Osmanlı’nın ömrünü bereketlendirmiştir.
Pâdişâhından ferdine kadar zengin mü’minlerin, ellerindeki imkânları câmî, mektep, kervansaray, sebîl, şifâhâne v.b. hayır hizmetlerine takdîrin fevkinde bir sûrette infâk etmeleri, âyette buyurulan:
يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ
“Sadakaları Allâh alır, kabûl buyurur.” (et-Tevbe, 104) kavli üzere Cenâb-ı Hakk’ı hoşnûd ve râzı edici amel-i sâlihler olarak Osmanlı için ilâhî feyiz menbaına mecrâ olmuştur.
Bu ilâhî bereketle zengin-fakîr arasındaki ictimâî denge te’mîn edilmiş, toplumdaki garipler, yalnızlar, kimsesizler te’mînât altına alınmış, cemiyetin rûhânî iklîmi, onlara sıcak bir ana kucağı olmuştur. Fertler arasındaki ictimâî yapı, kardeşlik muhabbetiyle örülmüştür. Solgun yetîm yüzleri, tebessümle dolmuştur. Vakıflar, zenginlerin huzûr kaynağı, muhtaçların tesellî pınarı olmuştur. Sultanından imkânlı halkına kadar Allâh’ın verdiği nîmetleri, imkânsızlarla paylaşmak, hattâ sevdiğinden infâk edebilmek, bir tabîat-ı asliyye hâline gelmiştir. Bugünkü toplumumuz dahî, o âlicenap ecdâdımızın yaptırdıkları müesseselerle ictimâî yapısını devam ettirmekte ve onların nîmetleriyle perverde olmaktadır. Câmîler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastahaneler, hattâ içtiğimiz sular ve daha isimlerini saymadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emânet ve hâtırâlardır.
5. Adâlet ve İdâre Mükemmelliği
Bir devleti ayakta tutan temel direklerden biri de hiç şüphesiz ki adâlettir. Öyle ki: “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” sözü bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.
Bu sebeple Osmanlı’yı yükselten ve asırlarca ayakta tutan temel müessirlerden biri de elbette ki adâlet olmuştur.
“Adâlet mülkün temelidir.” hadîs-i şerîfi, Osmanlılar’ın ellerinde sıkıca tuttukları bir meş’ale olmuş, bununla bütün insanlığa hak ve adâlet tevzî edilmiştir.
Gerçekten pâdişâhından ferdine kadar Allâh’ın emirleri herkese tatbîk edilmiş ve adâletten kıl payı hassâsiyetiyle ayrılmamaya gayret gösterilmiştir. Çağ açıp çağ kapayan bir sultan olan Fâtih Hazretleri’nin, bir hıristiyan mimarla muhâkeme edilerek haksız olduğuna hüküm verilmesi, gözleri yaşartan emsalsiz bir adâlet tevzî ve tezâhürüdür ki, bu misâlin zikri, Osmanlı’daki adâleti îzâha tek başına bile kâfîdir.
Başta sultanlar olmak üzere bütün Osmanlı ordusunun helâl lokma husûsundaki titizlikleri de çok mühimdir. Onlar, “harâm yiyen harâmî olur” düstûru ile hareket ederek kul hakkından son derece imtinâ etmişlerdir.
Mısır seferinde Yavuz Sultan Selîm Han’ın, rûhunu saran bir endîşe üzerine askerlerinin torbalarını, geçilen yerlerden koparılmış meyve var mı, yok mu diye hassâsiyetle kontrol ettirmesi ve:
“Şâyet askerlerimin torbalarında geçilen yerlerden alınmış bir şey bulunsaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim!” demesi, çok meşhûrdur.
Böyle cihângîrler yetiştiren Osmanlı’da devlet idâresine istihkâk, liyâkat ile kâimdi. O liyâkati gösteremeyenlere, toplumun menfaatini ferdin menfaatine fedâ etmemek için devlet kapısını açmazlardı.
Bu sebepledir ki Osmanlı’da yükselme devrinin sonuna kadar güç, firâset, maddî ve mânevî kâbiliyetleri en üstün olan şehzâde iktidâr olurdu. Daha rüşd çağına varmadan aldıkları teorik ilmin tatbîkatı vâlî olarak yaptırılırdı. Pâdişâh vefât edince de, umûmiyetle en güçlü oğlu tahta geçerdi. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, bazen başkalarının mağduriyetini de mûcib olabiliyordu. Bu sebeple tatbikattaki birtakım hatâları, onların devlet ve millet bütünlüğü için irtikâb edildiğini düşünerek mâzur görmek lâzımdır.
Diğer taraftan Şeyh Edebali, Osman Gâzî’ye vasıyetinde:
“Ülke, idâre edenin oğulları ve kardeşleri ile bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke, sadece idâre edene âiddir. Ölünce yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.” diyerek devletin bekâsı için bu istikâmeti göstermiştir ki, bu nasîhat, Osmanlı’yı 623 sene yaşatmıştır.
Bu güzel ve mükemmel ölçülerle hayatiyetini devam ettiren Osmanlı’da idâre merkeziyetçi idi ve vatan toprakları çok geniş sahâya yayıldığı için de eyâlet sistemi geliştirilmişti. Eyâletlerin idâresinde ise, onların alışık olduğu yerli idârecilere istinâd etmek, idâresi altındaki toplulukların dîn, dil, kıyafet gibi an’anevî husûsiyetlerine müdâhale etmemek, Osmanlı adâletinin hayranlık uyandıran bir tatbîkatı idi.
Sarayda “Enderun” adında bir üniversite bulunur, her memleketin seçkinlerinin çocukları burada idârî ve siyâsî görüş birliği kazandırılarak kendi memleketlerinde vazîfelendirilirlerdi. Merkeziyetçi idâre tatbîk olunmasına rağmen uzak bölgeler yarı muhtar eyâletler hâlinde idâre edilirlerdi.
Diğer taraftan gayr-i müslim teb’a, kendi inandığı hukûka göre muhâkeme olunur ve bir gayr-i müslim, ancak müslim bir kimseyle ihtilâf vukû bulduğu takdîrde şerîat mahkemesine sevkedilirdi.
Bugün BM teşkilatının kuruluşundan sonra çok kültürlü olmak, yâni başka kültürlere tahammül edici bir siyaset gütmek, olgunluk alâmeti sayılmaktadır. Osmanlı, altıbuçuk asır bu anlayışın zirvesinde yer almıştır. O derecede ki, bu devletin yıkılışına kadar patrikhânede hıristiyan Rumlar’ın, Fransız büyükelçiliğinde diğer bazı hıristiyanların hukûkî ihtilâflarına bakan birer mahkemenin bulunduğu târihî bir gerçektir.
Uzağa gitmeye hâcet yoktur. Cennet-mekân Sultan II. Abdülhamîd Han’ın İstanbul’da 1880’lerde yaptırmış bulunduğu “Dâru’l-Aceze”nin içinde câmî ile birlikte hem bir kilise, hem de bir havra’nın mevcûdiyeti, bu tatbîkatın en son misâllerinden biridir. Bu tatbikat, Osmanlı’daki dîn ve vicdan hürriyetinin ne güzel bir nümûnesidir.
Saymış olduğumuz bu maddeler, Osmanlı’yı cihâna hükmeden bir devlet hâline getirdi. Ancak zaman içinde bu rûhî hassasiyetten nefsâniyet planına düşüldükçe de, hudûdları ve serveti muhâfaza edebilmek güçleşti. Devleti yücelten mânevî güç kaybolup dünyevî boş fahırlar ve nefsânî meyillerin başlaması ve sâdâbâd safâlarının ön plana çıkmasıyla fetih rûhu zedelenerek fütûhat akâmete uğradı. Öyle ki bir lâle soğanının bir altına satıldığı zamanlar oldu. Böylece koca bir devletin kaderi değişti. İsraflar lüksü artırdı. Batı devletleriyle ihtişam yarışları başladı. İbrettir ki, Topkapı Sarayı dışında bütün saraylar, Osmanlı’nın son yıllarının saraylarıdır.
Bütün bunlar gösteriyor ki, gizli düşman faâliyeti yanında çöküşümüzün fârikalarının ehemmiyetlilerinden biri, ihlâs ve rûhâniyetin azalmasıdır.
Ayrıca batıya, onun kaydettiği teknik terakkîyi almak maksadıyla gönderilenlerin, bu esas gâyeye ulaşamadıkları gibi fikren de ifsâd edilmiş olarak vatana dönmeleriyle âdetâ garbın yeniçeriliğini yapmaları ve Osmanlı apoletleri altında batı tefekkürü, ictimâî hayatı ve an’anelerine hizmet etmeleri, çöküşün büyük sebeplerinden olmuştur. Böyle şahıslar, zaman içinde devletin sadrazamlığına kadar mühim mevkîleri işgal edebilmişler, üniformaları Osmanlı, kalb âlemleri batılı olduğu için de İslâm kültürünü erozyona uğratmışlardır. Bu tavır, dinamizmimizin yegâne faktörlerinden olan kendi öz kültürümüzü zayıflatmış, bizi yücelten ulvî temelleri harâb etmiştir.
Çöküşümüzün maddî sebeplerinin başında ise, ticâret yollarının değişmesi, Amerika’nın keşfi, harp ganîmetlerinin bitmesi ve dört cephede vatan müdâfaası sebebiyle askerî masrafların artması sayılabilir ki, bunlar, Osmanlı’nın sanayî hamlesini geciktirmiştir.
Osmanlı Devleti, 623 senelik şanlı târihi boyunca 60 kadar ülkeyi hâkimiyeti altına alıp, aşağıda gösterilen sürelerde adâlet tevzî ederek idâre etmiştir:
Devletin Adı Yıl
Bulgaristan 545
İsrail 402
Fas 50
Yunanistan 400
Ürdün 402
Moritanya 50
Girit Adası 267
Irak 402
Nijer 400
Ege Adaları 541
S. Arabistan 399
Çad 400
Arnavutluk 435
Yemen 401
Senegal 400
Yugoslavya 539
Katar 400
Nijerya 400
Romanya 490
Bahreyn 400
Kamerun 400
Macaristan 160
Kuveyt 381
Gambiya 400
Çekoslavaky 20
B. A. Emireri 400
Gine 400
Polonya 25
D.Türkistan 15
Bornu 400
Batı Rusya 25
Cezâyir 313
Uganda 400
Beyaz Rusya 25
Endonezya 25
Habeşistan 350
Avrupa Rusyası 291
Malaya 25
Cibuti 350
Ukrayna 308
Singapur 25
Somali 350
Gürcistan 400
Hindistan 100
Umman 400
Ermenistan 20
Pakistan 100
Zengibar 400
Azerbaycan 85
Mısır 397
Tanzanya 400
Kıbrıs 293
Sudan 397
Kenya 400
Suriye 402
Libya 394
Mozambik 400
Lübnan 402
Tunus 308
Bütün bu devletlerin dışında Osmanlı Devleti, şu devletlerin kıyı şehirleri ve adalarında da değişik sürelerde idârede bulunmuştur:
İtalya, İngiltere, Norveç, İzlanda, Mechlenstein, Fransa, Monako, Almanya, İrlanda, Cebelitârık, İspanya, Hollanda, Portekiz, İran, Danimarka.
Bize mîrâs olarak bırakılan bu topraklar üzerinde, şimdi azîz ecdâdımızın gönül eseri hâtırâlarını yaşamak ve onlara olan tehassürümüzü gidermek için bir seyâhate çıkmağı arzulasak, altmış devletin konsolosundan vize almamız gerekir.
Osmanlılar’ın kuruluşundaki dörtyüz atlının maddî, mütevâzî gücünün yanında, müessir mânevî şahlanışının eseri olan bu muhteşem ülkenin bugünkü hazîn âkıbeti, bizleri bir vicdân muhâsebesine sürüklemelidir!.
O günkü kölelerimizi taklîd ederek varabileceğimiz hiçbir noktanın olmadığını kavramakta daha fazla gecikmemeliyiz! Bugünkü hazîn âkıbetimiz meydandadır! Acı bir aldanış ve hüsrânın maddî ve mânevî buhranları, dehşet verici bir hadde ulaşmış bulunmaktadır!.
Maddenin karşısında mâneviyâtı esîr etmek, netice îtibârı ile bir câhiliyye devrine dönüştür…
Osmanlı Devleti’nin 623 senelik şan ve şeref dolu târîhini şâir şu şi’riyle hulâsa eder:
KİMDİM?
A’sâra sorarsan, beni söyler sana kimdi?
Bir başka denizdim, kürenin rub’u benimdi!..
Mermîler, alevler beni bir kal’a sanırdı,
Efserlerin enkâzı uçar, dalgalanırdı…
Cevvâl atımın kanlı, kıvılcımlı izinde,
Bir umk idi aksim ebediyyet denizinde.
Çarpardı göğün kalbi hilâlin avucunda,
Titrerdi yerin tâlii mermîmin ucunda…
A’sâr elimin çizdiği mecrâdan akardı,
Üç kıt’ada mağrûr atımın izleri vardı…
Fevkinde uçarken o neşîbin, bu firâzın,
En şanlı hükümdâr-ı hurûşânına arzın
Tek bir nazarım berk-ı inâyetti, keremdi;
İklîli hediyyemdi, ekaalîmi hibemdi…
Hançerdi hayâlim, bütün akvâm ona kındı,
Gûyâ küre şeydâ-yı irâdemdi, kadındı…
A’sâbına kalbimdeki âhengi verirdim,
Kasd eylediğim şekli verir, rengi verirdim…
Dünyâ bilir iclâlimi, “ben böyle değildim!”
«Ben altı asırdan beri bir def’a eğildim!..»
Allâhım! Bugün hâlâ eğik duran mü’min başlarını yeniden İslâm’ın satvet ve ihtişâmıyla muzafferiyet semâlarına yükselt! İslâm âlemini yetîmlikten ve öksüzlükten kurtar! Cümlemize geçmişlerimiz gibi bu lutuflarına nâil olmaya hak kazanacak maddî ve mânevî ulvî bir seviye ikrâm eyle!..
Cihâna yön veren cihân sultanlarını irşâd ve terbiye eden Edebali silsilesinin ve onların rûhâniyetiyle mücehhez cihângîr pâdişâhların muazzez rûhlarını da şâd eyle!..
Âmîn!..
