KânûnÎ Sultan Süleyman Han (1495-1566)
Her Türlü İhtişâmın Zirvesinde Dünyânın Kendisini “Muhteşem Süleyman” Sıfatıyla Yâd Ettiği
KânûnÎ Sultan Süleyman Han..
Osmanlı sultanlarının onuncusudur.
1495’de Trabzon’da doğdu. “Süleyman” ismi kendisine Kur’ân-ı Kerîm’den tefe’ül olunarak verildi. Adını Neml Sûresi’nin otuzuncu âyet-i kerîmesindeki “Hazret-i Süleyman” -aleyhisselâm-’ın isminden aldı. Sanki bu isim, daha o anda, Şehzâde Süleymân’a lutfedilecek olan dünyâ ve ukbâ saltanatlarını birleştiren bir ihtişâmın müjdesini de beraberinde taşıyordu.
Yavuz Sultan Selîm’in 1512’de tahta geçmesi üzerine, Şehzâde Süleyman İstanbul’a çağrılmış, Yavuz’un, kardeşleri ile mücâdelesi sırasında İstanbul’da O’na vekâlet etmişti. Babası kardeşlerini yenip tahtta rakipsiz bir hâle gelince genç Şehzâde, merkezi Manisa olan Saruhan sancak beyliğine gönderilmişti. Bu sûretle devlet idâresindeki tecrübesi ikmâl ettirilmiş oldu. Diğer yandan annesi, zamanın velîsi olan Sünbül Efendi’den oğlunun mânevî eğitimi ile meşgul olmak üzere bir talebesini istemişti. O da Merkez Efendi’yi Manisa’ya tâyin etmiş, bu sûretle Kânûnî, mâneviyyât âleminde rûhunu besleyecek ilk kaynağa ulaşmıştı.
Nasıl, Şeyh Edebali Osman Gâzî’yi yoğurup cihân-şümûl bir imparatorluğun aynı zamanda mânevî temeli olmağa hazırlamış ise, Merkez Efendi de, Şehzâde Süleyman’ı mânen bir cihân imparatorluğunun dirâyet ve liyâkatli idâreciliğine hazırladı. O’nu mânevî terbiyesi altında yetiştirdi. O’na bütün muvaffakıyetlerin Allâh’dan olduğu, kulun ancak bu lutuflara bir vâsıtadan ibâret bulunduğu şuûrunu verdi. Merkez Efendi, kendisine hayat boyu bir feyz pınarı oldu. Şehzâde Süleymân da, sultan olduktan sonra bu hizmete karşılık Merkez Efendi’ye Topkapı civârında bir dergâh yaptırdı.
Kânûnî Sultan Süleyman, 30 Eylül 1520’de genç yaşta tahta geçti. Babasının cenâzesini Topkapı’da karşıladı. Fâtih Câmii’ne kadar cenâzenin arkasında yürüdü. Yavuz Selîm Han’ın temiz nâşı, cenâze namazını edâdan sonra Fâtih civârında Sultan Selîm semtindeki kabrine defnedildi. Kânûnî, mîmârbaşı Ali Ağa’ya, burada babasının adına bir câmî ve türbe yapılması için tâlimât verdi.
Kânûnî, babasından dünyânın en zengin, en güçlü ordusuna sahip bir mîras devralmıştı. Kısa zamanda, giriştiği fütûhâtın büyüklüğü kadar idâresindeki dirâyet ve fazîlet ile de öyle temâyüz etti ki, hasmı olan Avrupalılar bile kendisini “Muhteşem Süleyman” lâkabı ile anmaya mecbûr kaldılar. Avrupalılar, babası Yavuz Sultan Selîm vefat edince Şehzâde Süleyman’ın pâdişâh olması üzerine “haçlı dünyâsı”nın genç ve tecrübesiz bir hasma muhâtap olacağını düşünüp ümîde kapılarak sevinmişler ve: “Aslan öldü, yerine kuzu geldi!.” demişlerdi. Ancak çok geçmeden bu sevinç, kendilerini müthiş bir hayâl kırıklığına uğratmıştı.
Çünkü cengâver babası Yavuz Sultan Selîm Han’ın ânî vefâtı ile gerçekleştiremediği batı fütûhâtı, Kânûnî Sultan Süleyman Han’a babasından -âdetâ- bir vasıyet ve emânet olarak kalmıştı.
Derhal Avrupa hedefine yönelen genç hükümdar, 1522’de Rodos’u aldı. 1526’da Mohaç Muhârebesi ile Macaristan’ı haritadan sildi. Budapeşte’yi fethetti. 1529’da Viyana kuşatıldı. 1532’de Avusturya seferine çıkıldı. 1533’de Almanya ile anlaşma imzâlandı. 1537’de Estergon, İstoni ve Belgrad’ı fethetti.
O sırada devletin ihtişâmı öyle göz kamaştırıcı idi ki, Barbaros Hayreddin Paşa, “İslâm birliği” düşüncesi ile mâliki olduğu kuzey Afrika’yı Osmanlı devletine hediye etti. Kânûnî de, buna mukâbil O’na devletin Kaptan-ı Deryâlığı’nı (Osmanlı deniz kuvvetleri kumandanlığını) verdi. Akdeniz kısa zamanda bir Osmanlı gölü haline geldi. Hind Okyanusu’na bile donanma gönderilerek, oradaki müslümanlara yardımda bulunuldu. Sudan ve Habeşistan’a fetihler yapıldı. Hudutlar, güneyde orta Afrika’ya kadar uzandı. Kuzeyde Kırım Hanları, Moskova’ya kadar ilerlediler. 1548’de Tebriz dördüncü defa geri alındı. Böylece doğudaki hudut, Hazar Denizi’ne dayanmış oldu.
Barbaros Hayreddîn Paşa’nın koca Cezâyir’de sultanlık yapabilecek bir imkândan ferâgat edip de oraları Osmanlı’ya ilhâkı, her türlü takdîrin üzerindedir. Bu, ondaki rûhî kemâl ile birlikte İslâm birliği fikrinin ve halîfeye bağlılığının kuvvetini ortaya koymaktadır. Onun bu müstesnâ davranışını gerçekleştirmesinde âmil olan müessir ise, sahip olduğu son derece yüksek mâneviyâtıdır. Onun bu üstün mâneviyat istikâmetinde hareket ettiğini, görmüş olduğu şu rü’yâ ne güzel sergilemektedir. Nakleder ki:
“Rü’yâmda bir zât gelerek elime bir rik’a verdi ve:
«–Yâ Hayreddîn! Bunu devletlü hünkârımız Sultan Süleyman Han’a takdîm et!» deyip gözden kayboldu.
Ben de rik’ayı açıp baktım. Gördüm ki beyaz kağıt üzerine yeşil bir hat ile:
«Ey Rasûlüm! Mü’min kullarıma müjdele ki, yardım ancak Allâh’dandır ve fetih yakındır.» âyet-i celîlesi yazılı idi. Okudum yüzüme ve gözüme sürdüm.
Sonra da:
«Yâ ilâhe’l-âlemîn! Sana hamd ü senâlar olsun!..» diyerek uyandım.”
Bu şekilde mânevî olarak da ilâhî te’yîde mazhar olan Kânûnî Sultan Süleyman Han, uzun ömrünü, insanlığı huzûr ve seâdete eriştirmek için harcadı. Birçok zâlim kralın zulmü altında inleyen insanları kurtararak, onlara İslâm’ın eşsiz merhamet, şefkat ve adâletini tattırdı. Her yerde husûsiyle İslâm memleketlerinde O’nun adı hayır ve hürmetle yâd edilir oldu. Emsâlsiz adâlet ve doğruluğu sebebiyle halk arasında riâyet edilmesi gereken “söz ve vaad”lere “ahd-i Süleymânî” (Süleymân sözü) ifâdesi, bir darb-ı mesel hâline geldi.
O’nun devrinde muhteşem Osmanlı ordusunun önüne hiçbir düşman kuvveti çıkmaya cesâret edememekteydi. Hattâ umûmiyetle bütün Avrupa’yı kendi etrafında toparlamayı başarmış bulunan Şarlken bile, Kânûnî’nin karşısına çıkmaktan son derece çekinmekteydi. Üzerine yapılan sefer-i hümâyûnlarda köşe bucak kaçmaktan başka bir şey yapmıyordu. Çünkü âdetâ bir mûsikî âhenginde harbeden Osmanlı ordusuna karşı koymak, bütün Avrupa’nın Ren kıyılarına kadar kaybı demekti. Dolayısıyla Şarlken, her şeye rağmen kesin bir mağlûbiyeti kabûllenmek istemediği için aczini gizlemiyor, sürekli olarak Osmanlı ordusundan kaçıyordu.
Yine de Osmanlı karşısında hiçbir muvaffakıyet elde edememiş olmasına son derece hayıflanan Şarlken, bir defasında ânî bir baskınla Cezâyir’i almak istedi. Ancak Cezâyir’de Barbaros’a vekâlet eden mânevî oğlu Hasan Paşa’nın güçlü mukâvemeti, sert hücûmu ve müslümanlardan yana tecellî eden ilâhî yardım sebebiyle perîşân bir mağlûbiyete uğradı. Hattâ açlıktan, çok sevdiği meşhûr atını yemek zorunda kaldı. Nihâyet bir gemiye atlayarak canını zor kurtarabildi. Bütün bu olanlar üzerine hırsından ne yapacağını şaşıran Şarlken, deli dîvâneye dönmüş bir vaziyette başındaki taçı çıkarıp denize fırlattı ve şöyle haykırdı:
“Haydi git başımdan, ey zavallı oyuncak! Git de, bâri benden daha tâlihli bir hükümdarın başına geç!..”
Diğer taraftan Papa’nın topladığı 100 bin kişilik bir haçlı ordusu da, Peşte önlerinde benzer bir âkıbeti yaşamaktaydı. Zîrâ bu kalabalık haçlı ordusu, karşılarındaki kaleyi muhâfaza eden sekiz bin Osmanlı muhâfız kuvveti karşısında varlık gösterememişti. Nihâyet akıncıların yaptığı şiddetli bir hücûmda haçlı ordusunun yarıya yakını imhâ edildi, diğerleri de dağıtıldı. Böylece «on’a karşı bir»le büyük bir gâlibiyyet elde edildi. Şâir, bunun sevinç ve heyecanını şöyle dile getirmiştir:
Her bûsesi gül yüzlü bir âfetti ki lâle,
Girdik zaferin koynuna kandık o visâle…
…….
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!..
İkiyüz kişilik mehter takımı ve diğer teşkîlâtıyla müthiş bir ihtişâm tablosu sergileyen Kânûnî ordusu, o kadar disiplinli ve mükemmel idi ki, târihçiler bu manzarayı şöyle teşbîh ederler:
“Ordudaki nizâm o derece kusursuzdu ki, bir tavuğun yumurtası kırılmaz ve bir horozun şikâyetine rastlanmazdı.”
İşte bu ordu ile Kânûnî, babasından devraldığı 6.557.000 km∑’lik vatan toprağını, 14.893.000 km∑’ye ulaştırdı. Hudutlar, kıt’a ve okyanuslarla çizilir oldu.
Kânûnî devri, gerçekten inanan ve rızâ-yı ilâhîyi yürekten dileyen insanlara Allâh’ın yardımının şanlar ve zaferler yağmuru hâlinde tezâhür ettiği gerçeğinin bir örneğidir. Öyle ki, krallar, Kânûnî’nin vâlileri hükmündeydi.
Bunlardan biri olan Fransa kralı Françesko, Alman imparatoru Şarlken ile yaptığı bir harpte esîr düşmüştü. Bunun üzerine annesi, Kânûnî’ye bir elçi gönderdi. Elçi, Françesko’nun annesinin mektubunu takdîm etti. Annesi, oğlunu kurtarması için yalvarıyordu. Kânûnî’ye “Pâdişâhlar Pâdişâhı” diye hitâb ediyordu. Kânûnî ise, Fransuva’ya yazdığı cevabî mektubunda:
«Ben ki…» diye başlayarak uzun uzun hâkimi bulunduğu ülkeleri: «… Âzerbaycan’ın, Anadolu’nun, Rumeli’nin, Balkanlar’ın, Karaman’ın, Irak’ın, Arabistan’ın, Mısır’ın, karaların ve denizlerin sultanı Yavuz Sultan Selîm Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.» diyerek sayıyor ve: «Sen ki Fransa eyâletinin valisi Françesko’sun.” beyânından sonra, kralların başlarına böyle bir hâdisenin gelebileceğinin tabiî olduğunu söyleyerek onu tesellî ediyordu.
Kânûnî’nin cevabî mektupta: “Ben karaların ve denizlerin hâkânıyım!” demesi, îmân gücünün ve kudretinin cihâna karşı haykırılışı demekti.
Bu devir, bütün bir cemiyet fertlerinin, asâlet, ciddiyet ve îmân vecdi ile coşkun çağlayanlar hâlinde görüldüğü bir devirdi. Bu devirde îmânın heybet ve heyecânı ve bu şâha kalkış, yalnız Kânûnî’de değil, devletin bütün müesseselerinde ve hattâ en küçük rütbedeki ferdinde bile görülmekte idi:
Preveze zaferinin müjdesini dörtnala at üzerinde getiren levent, Topkapı Sarayı’na girince, atının dizginini çekmesi ile, at bir müddet iki ayak üzerinde dönmüştü. Bu manzarayı seyreden Kânûnî’nin, levende:
“–Ne azgın bir küheylânla gelmişsin!..” demesi üzerine Levend’in:
“–Hünkâr’ım, Akdeniz azgın bir küheylândı.. Biz onu bile uslandırdık!..” cevabını vermesi, îmân gücüyle şahlanışdan doğan îtimâd-ı nefsin bir tezâhürü idi.
Pâdişâhdan bir ere kadar hep aynı duyuş ve aynı kalb atışı vardı.
Bugüne kadar san’atta erişilmezliğini muhâfaza eden Süleymâniye ile Mîmâr Sinan, mükemmel şiirleri ile Bâkî ve Fuzûlî, cihâna ışık tutan fetvâları ile Kemâl Paşa-zâde ve Ebussuûd Efendi, gönülleri ulvî bir âleme yönlendiren Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yahyâ Efendi, İslâm birliği için kuzey Afrika hükümranlığından ferâgat eden, Osmanlı Kaptan-ı Deryâsı olarak Akdeniz’i göl haline çeviren Barbaros Hayreddin Paşa, o devirde çizdiği dünyâ haritası ile keşfolunmamış yerleri dahî gösteren Pîrî Reis, aslen, papaz yetiştirmekle meşhur bir âileden geldiği halde, İslâm vecdinde eriyip kemâle ulaşarak devletin cihân çapındaki pâdişâhları ayarında idârî dirâyet ve liyâkat göstermiş olan Sokullu, imparatorluğu kemâl noktasına getiren azametli bir oluşun devâsâ şahsiyetleridir.
Dâhî Sadrâzam Sokullu’nun, Don ve Volga nehirlerini birleştirerek bu sayede devletin donanmasını Hazar Denizi’ne taşıyıp Orta Asya’ya ulaşmaya kalkışması, o devirde hayallere bile sığmayacak bir büyük düşüncenin tezâhürü idi. Sanki bugünkü Orta Asya müslümanlarının sahipsizliği ve perîşânlığı, yüzyıllar ötesinden teşhîs ve tesbît ediliyordu.
Bugün dahî târih ilminin çözemediği hâdiselerden biri de, Pîrî Reis’in dünyâ haritasıdır. Bu haritada “Grönland Adası”, aslına uygun üç parça olarak gösterilmektedir. Bu gerçek, ancak insanoğlunun Ay’a ayak basması ile tesbit edilmiş bir hakîkattir. Bu haritanın çizilişi, ilmî bir kâbiliyet ile kalbî bir keşfin müşterek mahsûlünden başka bir şey olamaz. Bu misâller, o devrin ricâl seviyesini göstermeğe kâfîdir.
Kânûnî Sultan Süleymân’a izâfe edilen “Kânûnî” lâkabı, devri îcâbı lüzumlu hükümleri İslâm hukûku dâhilinde derleyip toparlayarak kânûn mecmûaları hâlinde tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Bu “Kânûnnâme-i Âl-i Osman”, devrin allâme ve müftîyü’s-sekaleyni (insanlara ve cinlere fetvâ vereni) olan Kemâl Paşa-zâde ve Ebussuûd Efendi’lerin başkanlığında te’lif edilmiştir. Bu sûretle ortaya çıkan kânûnnâmelerin muhtevâsı, tamâmen şer’î hükümlere uygundur.
Hak ve adâlet, hudûdları Hazar’dan Orta Avrupa’ya, Hind Okyanusu’ndan Ukrayna’ya kadar uzanan bir İslâm devlet-i aliyyesinin hukûku olarak zamanın îcâblarına göre öylesine dakîk bir sûrette gerçekleştiriliyordu ki, engizisyon mahkemelerinin korkunç zulümlerinden kaçanlar, Osmanlı ülkesine sığınıyorlardı. «Dünyâ dönüyor!» dediği için Galileo, ölümden kurtuluş çâresi olarak, ilmî kanâatini lafzan terkederken, Osmanlı’da gayr-i müslimlerin bile “vedîatullâh”, yâni Allâh’ın devlete emâneti olarak kabûl olunduğu yüce görüşü hâkim bulunuyordu.
Hattâ Lehistan’da:
“Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe, bu ülkenin hürriyet ve istiklâle kavuşamayacağı…” sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmişti.
Gerçekten Lehistan, yâni Polonya, târihte üç defâ istiklâline kavuşmuştur ki, bu da Türk atlarının Vistül Nehri’nden su içtiği zamanlarda olmuştur.
Nâil oldukları adâlet sebebiyle hıristiyan teb’anın devlete bağlılığını gösteren şu misâl ibretlidir:
Kânûnî’nin bir Macaristan seferinde bazı Macarlar, Alman imparatoru menfaati istikâmetinde Sultan’ı zehirlemek istediler. Sultan’ın husûsî aşçısı Ermeni Manuk’u hıristiyanlık adına kandırmaya çalıştılar. Ancak Ermeni aşçı, adâletine ve insânî duygularına hayran olduğu Kânûnî için yapılan bu çirkin teklifi, büyük bir sadâkat örneği göstererek şiddetle reddetti.
Bu misâllerden kolayca anlaşılacağı gibi Kânûnî, yalnız müslüman teb’asının değil, hıristiyan teb’anın da sevgi ve bağlılığını kazanmış ulu bir sultandı.
İspanya’daki Endülüs müslümanları, O’nun zamanında hıristiyanların kanlı zulmünden kurtarılıp kuzey Afrika’ya taşınmıştır.
Osmanlı’da hiç kimseye liyâkât ve istihkâkı olmayan bir imtiyâz hakkı verilmez; herkes, mevkîini, kafasının ve bileğinin hakkıyla kazanırdı. Akıllı baba vezir, akılsız oğlu çöpçü olabilirdi. Köle dahî gösterdiği muvaffakıyyet ve sadâkat mesâbesinde sadrâzamlığa kadar yükselebilirdi. Osmanlı şehzâdeleri, büyük bir dikkat ve liyâkatle devrin en üstün âlim şahsiyyetlerinin terbiyesi altında yetiştirilirdi.
Saray, oraya yeni giren bir çıraktan pâdişâha kadar herkes için bir mektep vazîfesi görürdü. Herhangi bir me’mûriyet tâyininde zenginlik, fakirlik, dostluk ve ahbaplık gözetilmez, liyâkat ön plâna alınırdı.
Zamanın Avusturya sefîri Busberk, bu hakîkati şöyle dile getirir:
“Osmanlı’da herkes mevkî ve ikbâlinin bânîsidir. Türkler meziyetin ırsiyet yolu ile intikâl ettiğine inanmazlar. Nâmussuz, tenbel olanlar, hiçbir zaman yükselemezler, hor ve hakîr olarak kenarda kalırlar.”
Hattâ İngiliz kralı Henry, ânında ve âdil karar verebilen Osmanlı adliyyesini, gönderdiği bir hey’etle inceletmiş, kendi memleketinde bu tatbîkleri örnek alma yoluna gitmiştir.
Kânûnî devri, gerçekten ve ihlâsla yaşanan bir İslâm’ı sergilemiş, cihâna örnek olmuş, “muhteşem”liğini her hususda dünyâya tescîl ettirmiştir.
Kânûnî, akla, irâdeye ve kuvvete müstenid pâdişâhlığının yanında Merkez Efendi’nin himmeti ile, mahviyyet isteyen mânevî âleminde de “sultan” olduğunu birçok kereler isbât etmiştir. Bunu isbât eden şu misâl ne müthiştir:
Barbaros Hayreddin Paşa, Andre Dorya’yı Preveze’de perîşân bir hâlde mağlûb eder. Andre Dorya, donanmasını bırakıp kaçmak sûretiyle canını zor kurtarır.
Barbaros, direkleri yatırılmış düşman kadırgalarını ve içinde on binlerce esîri önüne katarak Sarayburnu’ndan Haliç’e girmektedir. Denizin üstü, içleri esîr dolu düşman kadırgalarıyla doludur.
Kânûnî, vezirler ve paşalar bu muhteşem manzarayı, Sarayburnu’nda artık mevcûd olmayan bir sâhil sarayının önünden seyretmektedirler. Paşalardan biri heyecanla:
“–Sultanım, dünyâ böyle bir manzarayı acabâ kaç kere seyretti? Sizler ne kadar fahretseniz (övünseniz) azdır!” der.
Ulu hakan Kânûnî ise cevaben:
“–Paşa! Bize; fahretmek mi, yoksa bu muzafferiyetleri bahşeden yüce Rabb’imize hamd ile şükretmek mi düşer?!.” der.
Hiç şüphesiz ki Kânûnî’nin dünyâ sultanlığından daha ihtişamlı olan bu mâneviyât sultanlığı, O’nun, Allâh’ın has kullarından aldığı feyz ü himmetin bir neticesidir.
Zîrâ selefleri gibi Kânûnî de, mürşid-i kâmillere büyük hürmet gösterir ve onların sohbetlerine devam ederdi. Mısır evliyâsından İbrâhim Gülşenî Hazretleri’ni bir rahatsızlığı dolayısıyla İstanbul’da misâfir etmiş ve kendi tabîblerine tedâvîsini yaptırmıştı.
Sultan, Sünbül Efendi ve Merkez Efendi’den her zaman müstefîd idi. Ayrıca süt kardeşi olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’den de ziyâdesiyle istifâde eylerdi.
Kânûnî ile Yahyâ Efendi arasında geçen şu hâdise, onların birbirlerine olan yakınlıklarını ne güzel sergiler:
Birgün Kânûnî, Boğaz gezisi yaparken kayığını Şeyh Yahyâ Efendi dergâhının tarafında kıyıya yanaştırıp Hazret-i Pîr’i de yanına dâvet etmişti. Yahyâ Efendi ise, bu dâvete yalnız icâbet etmeyip beraberinde nûr yüzlü bir zât olduğu halde Sultan’ın yanına geldi.
Boğazda seyir hâlinde olan kayıkta Kânûnî ile Yahyâ Efendi birbirleriyle tatlı bir sohbete başladılar. Fakat misâfir zât, bu sohbete katılmamıştı ve sürekli Pâdişâh’ın parmağındaki pek kıymetli yüzüğe bakıyordu. Durumu farkeden Kânûnî, yüzüğünü çıkarıp o zâta verdi. Ancak o zât, yüzüğü aldığı gibi denize fırlattı. Sultan, buna içerlediyse de, Yahyâ Efendi’nin hürmetine bir şey demedi.
Gezi nihâyete erip kıyıya yanaştıklarında ise o zât, eğilip denizden bir avuç su aldı ve kendisine hayret nazarlarıyla bakan Kânûnî’ye uzattı. Kendisine uzatılan bu elde biraz evvel denize fırlatılmış bulunan yüzüğünü gören Kânûnî, gayr-i ihtiyârî bir şekilde yüzüğünü aldı. Bir şeyler diyecekti ki, o nûr yüzlü zât, hızla yanlarından uzaklaşıp bir anda gözden kayboldu. Sultan iyice şaşırmıştı. Bu hâli gören Yahyâ Efendi, mütebessim bir şekilde îzâh etti:
“–Sultanım! Bu zât, görmeyi epeydir arzuladığınız Hızır -aleyhisselâm-’dı.” dedi.
Bu hâl, cihanşümûl bir pâdişâha, dünyâ sultanlığının âhıret sultanlığı yanındaki «hîç»liğini ifâde ediyordu.
Kânûnî’nin Avusturya’ya yaptığı seferlerin birinde idi. Ordu düşmana doğru ilerlerken, gayr-i müslim köylerinden de geçiliyordu. Kânûnî, mola verdiği bir sırada hıristiyan bir köylü, huzûruna geldi ve:
“–Sultanımız! Askerlerinizden birisi bağımdan üzüm koparmış ve yerine de parasını asmış! Size teşekkür ve tebrîke geldim.” dedi.
Bunun üzerine Kânûnî Sultan Süleyman Han, derhal o askeri buldurtup seferden menetti. Buna hayret eden hıristiyan köylüye de şöyle dedi:
“–Askerin hâli, zafer ve nusretin ilk adımıdır. Eğer o asker, parayı üzümünü aldığı asmaya bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zâlimler ordusu olurdu ve o askerin kellesi giderdi. O parayı asmaya bıraktığı için kellesini kurtardı, ancak sahibinden izinsiz mal aldığı için seferden men cezâsına çarptırıldı.”
Bu seferin dönüşünde Kânûnî’nin karşısına bir ihtiyâr kadın çıktı. Pâdişâhın atının dizginlerini tutarak:
“–Senden dâvâcıyım!..” dedi.
Sultan:
“–Kimi kime, kimden kime? Beni kime dâvâ edeceksin?” diye sordu.
Kadın:
“–Sultanım, seni ilâhî mahkemede dâvâ edeceğim. Çünkü askerin bilerek veya bilmeyerek tarlamı çiğnedi. Ekinlerim mahvoldu..” dedi.
Sultan çok üzüldü. Başını önüne eğdi. Gözlerinden yaş damlaları dökülmeye başladı. Kadının gönlünü hoş edip helâlleşti.
Kânûnî devrinde yaşanan bir başka hâdise:
İstanbul ahâlîsinden evi soyulan bir kadın, bundan pâdişâhı mes’ûl tutarak Kânûnî’nin halkla görüştüğü bir gün huzûruna çıktı. Hakkını istedi. Sultan, bu talebe sinirlendi:
“–A kadın! Nasıl ve ne derin bir uykuya daldın da evinin soyulduğunu farketmedin?” dedi.
Bunun üzerine kadın:
“–Sultanım! Biz seni uyanık bilirdik! Bu sebeple evimizde rahat uyuyorduk!..” dedi.
Bu cevap karşısında Kânûnî, kadına:
“–Haklısın!..” diyerek çalınan malların bedelini kendi gelirinden karşıladı.
Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerinin yanında çeşitli dînî eserleri de bulunan, müderrislik, kadılık, kazaskerlik vazîfelerinden sonra “şeyhulislâmlık” da yapan büyük âlim Ebussuûd Efendi, Kânûnî Sultan Süleyman döneminde Şeyhulislâm’dı.
Birgün Kânûnî Sultan Süleyman, sarayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi’den aşağıdaki beyitle fetvâ istedi:
Dırahta ger ziyân etse karınca
Zararı var mıdır ânı kırınca?
Pâdişâh’ın bu fetvâ talebi üzerine, Ebussuûd Efendi de, bir beyitle şöyle cevap verdi:
Yarın Hakk’ın dîvânına varınca;
Süleyman’dan hakkın alur karınca!.
Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir mânevî terbiyeden geçmiş bulunan Kânûnî Sultan Süleymân Han, hem dirâyetli bir kumandan, çok zekî, teşkilatçı bir devlet adamı ve hem de âlim ve edip bir şahsiyetti.
Devlet adamlarını seçip vazîfelendirmede çok mâhir idi. Son derece müsâmahakâr olmasına rağmen, dîn ve devlet aleyhine olan hareketleri hiç afvetmezdi.
Millet ve askerin hissiyâtına riâyetkâr olduğundan herkesçe pek çok sevilirdi. 46 yıl süren saltanatı müddetince Allâh’ın dînini yüceltmekten başka bir gâyesi olmamıştır.
O’nun, teb’asına karşı gösterdiği adâletin şu tezâhürü ne kadar takdîre şâyândır:
Mısır vâlisi Mehmed Paşa, İstanbul’a gönderilen yıllık tahsîsâtı, bir defasında belirlenen miktardan fazla olarak göndermişti. Bu durum üzerine Kânûnî, beklendiği gibi vâliyi takdîr ve tebrîk etmedi. Aksine şüphe ve hiddetle:
“–Acep bu paşa, bizim gözümüze girmek için Mısır ahâlîsine ağır külfetler mi yükleyip bu kadar para topladı?. Böyle ise halka zulmetmiş demektir..” diyerek paşayı İstanbul’a çağırttı.
Kânûnî, paşayı ciddî bir sorgulamadan geçirdi. Neticede paşanın yaptığı îzâhları zâhiren kabûl ettiyse de, kalben mutmain olmadığı için Mısır’dan gelen vâridâtın fazlasını su kemerleri tâmiratı gibi umûmî hayır hizmetlerine aktardı.
Fevkalâde ileri görüşlü bir devlet adamı olan Kânûnî Sultan Süleyman’ın, Fransızlara verdiği ve “kapitülasyon” adıyla anılan imtiyâzlar, bazı câhillerce itham edilegelmiştir. Halbuki Alman imparatoru Şarlken, Avrupa’ya hâkim olmak istiyordu. Bu maksadı, Fransa’yı mağlûb etmesi ile gerçekleşmek üzere idi. Bunu engellemek isteyen Kânûnî, Fransa ile 1535’de ticârî bir muâhede imzaladı. Bu muâhede, Fransızlar’ın gümrük külfetini yüzde beşe indiriyordu. Bu, Fransa’ya büyük bir maddî yardım demekti. Fransa da buna mukâbil Osmanlı’ya vergi ödüyordu. Kânûnî’nin takip ettiği bu siyâset, Avrupa’da hıristiyan birliğini parçalıyor, Osmanlı’nın nüfûz ve îtibârını arttırıyordu. Bu sebepledir ki, reformist Martin Luther:
“Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adâletinden onlar sayesinde nasiblenelim!..” diyordu.
Ayrıca dünyâda hak ve adâleti tevzî eden Türkler’e karşı mukâvemetin “küfür” olduğunu söylüyordu.
Bu da gösteriyor ki, Kânûnî’nin adâleti tevzîi karşısında bir hıristiyan lideri dahî hakkı teslîm etmek zorunda kalmıştır.
Sultan Süleymân Han, takip ettiği âlemşümûl siyâsetle hıristiyanlık içinde yeni bir mezhep kuran Martin Luther ve taraftarlarını desteklemiş ve böylece Almanya ile İspanya’nın arasını açmıştır. Martin Luther’in kurduğu protestanlık mezhebi, daha ziyâde Almanya’da îtibar bularak yayıldı. Bu da, katolik devletlerle Almanya’nın arasının açılmasına sebep oldu. Bunların başında İspanya gelir. Kapitülasyonlarla da Fransa’yı kendi güdümüne alan Osmanlı, böylece kendisine karşı mukâvemet edecek haçlı gücünü parçalamıştır.
Kapitülasyonların bir diğer faydası da, Amerika’nın keşfi, uzakdoğuya Ümit Burnu’ndan dolaşılarak ulaşılması gibi sebeplerle değişen dünyâ ticâret yollarını, tekrar Osmanlı ülkesine döndürmekti. Bununla beraber daha sonraları, şartların değişmesiyle kapitülasyonların zararlı bir hâle geldiği de biliniyor!.
Kânûnî, kul hakkından çok korkar, âdil bir halîfe olmağa çok gayret ederdi. Süleymâniye Câmii ve külliyesi tamamlanınca, mîmârından işçisine kadar herkesi topladı. Cenâb-ı Allâh’a hamdden sonra konuşmasına başladı:
“Ey dîn kardeşlerim, bu câmî-i şerîf Allâh’ın izni ile tamamlanmıştır. Hatâ ile ücretini alamayan varsa, gelsin ücretini alsın!. Olabilir ki, o kimse burada değildir. Bulunanlara ricâm ola; onlara bildireler!. Onlar da gelip bizden haklarını alalar!.”
Vesîkaların tedkîkinden anlaşıldığına göre; inşâatın en zor zamanlarında hayvanlar için dahî bir program yapılmış; çalıştırılan at, merkep ve katırların dinlenme ve çayırda otlatma saatlerine dikkat edilmiş, hiçbir mahlûkâtın hakkına tecâvüz edilmemesine gayret gösterilmiştir. Kânûnî’nin bu muazzam mâbedin inşâatında kul ve hayvanât hukûkuna böylesine titizlik göstermesi, belki Süleymâniye Câmii’nin esrârlı ve kâ’bına varılmaz rûhâniyetinin temel sâiklerinden biridir.
Kânûnî devrinde İslâm-Türk mîmârîsinin ölmez eserleri, mîmarlık san’atının yüce devi Sinan vâsıtası ile gerçekleştirilmiştir. O’nun en meşhûr eseri Süleymâniye külliyesidir. Taşlarının bile yerlerine abdestsiz konmamasına çok dikkat edilmişdir. Halk ağzındaki yaygın şu sözler, gerçeğin tam ifâdesidir:
“Süleymâniye’nin sahibi Sultan Süleymân, mîmârı Sinân, hamuru îmândır!..”
Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi’nin temele ilk taşı koyması ile inşâat başlamış; eser, 1550-1557 târihleri arasında tamamlanmıştır.
Süleymâniye Câmii’nin açılış merâsiminde Kânûnî, büyük bir kadirşinaslık göstererek:
“–Bu ulu mâbedi Sinân açsın! Zîrâ en çok emeği geçen O’dur!.” dedi.
Sinân ise, Hünkâr’a:
“–Sultanım! Hattât Karahisârî bu câmîyi hatları ile tezyîn ederken gözlerini kaybetti, âmâ oldu. Bu şerefi ona bahşedelim!..” dedi.
Bu ulu mâbedi, taltîfen hattât Karahisârî’ye açtırdılar.
Süleymâniye Câmii, İslâm rûhunun maddede şekillenmesidir. Uzaktan manzarası, ellerini Rabbine uzatan duâ hâlindeki bir insan silüetidir. Mîmârîye ibâdetin rûhâniyeti sindirilmiştir. Mânâ, maddeye kâ’bına varılamaz bir mükemmelikle in’ikâs ettirilmiştir. İçerisi karanlık olmayan bir loşluktadır. Mü’mini, bir gönül heyecânı içinde derûnî bir âleme götürür. Okunmuş su gibidir. Taşı toprağı mânâ kazanmıştır. Bu mâbed, İslâm’ın en ulvî bir üslûpla maddeye aksedişidir. O, sanki susan ve sükûtu ile çok şey anlatan insandır. Zemîninde beşyüz senedir devam eden secdelerin izleri, gelip giden, dönmeyen akıncıların hayâlleri vardır. Harcını mâneviyyâttan alan târife sığmaz derecede ulvî bir âbidedir. Târih boyu şanlı zaferlere duâ mekânı olmuştur. Yahyâ Kemâl bu mâbedin rûhâniyetini şiirinde ne güzel seslendirir:
…
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor birbiri ardınca ilâhî yapıya..
…
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
…
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes,
Nice bin dalgalı tekbîr oluyor tek bir ses!.
…
Sinân, bu eserin kıyâmete dek ayakta kalması için bütün gayretini sarfetmiş ve sonra bu yolda duâ etmiştir. Kendi türbesini mütevâzî bir imzâ gibi bir köşeciğe iliştiren Sinân, bu câmîyi ziyârete gelenlerden kendisi için de bir duâ taleb etmiştir. O’nun, Osmanlı topraklarında serpiştirilmiş 230 adet eseri vardır. İslâm mîmârî san’atını kemâl noktasına ulaştırmıştır. Eserlerinin san’at incelikleri ve salâbeti ile hâlâ aşılamaması, dünyâda hayret uyandıran bir husûsdur. Bugün dahî, ancak onu taklîd edebilen mîmâr büyük san’atkâr ünvânını alabilmektedir. Zîrâ kendisini aşan biri çıkamamıştır.
Kânûnî devrinde dünyâ çapında iki büyük san’at âbidesi meydana gelmiştir. Bunlar:
Mîmârîde Süleymâniye; şiirde ise, Bâkî’nin Kânûnî Sultan Süleymân’a yazdığı mersiyesidir. Bu mersiyeden bir beyit şöyledir:
Ol şehsüvâr-ı mülk-i seâdet ki rahşına
Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdi teng
“O seâdet ülkesinin şehsüvârı (olan muhteşem sultan), atının üzerinde (şahlanıp) dolaştığı zaman, bütün yeryüzü O’na dar gelirdi..”
Kânûnî’nin aynı zamanda çok hassas bir kalbe sahip olması, O’nu şiir san’atına da yönlendirmişdir. “Muhibbî” mahlası ile çok güzel şiirleri vardır. Dîvânındaki gazellerinin sayısı 3000’e yaklaşır. Hastalığı sırasında yazmış olduğu şu beyt-i bercestesi, yâni seçkin beyti dillerden düşmez:
Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi..
O’nun kahramanlıkla alâkalı meşhûr bir şiirinden beyitler:
Allah Allâh diyelim sancağ-ı şâhî çekelim,
Yürüyüp her yanadan şarka sipâhî çekelim..
İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın,
Bulaşıp toz ile toprağa bu râhı çekelim..
………
Bize farz olmuş iken olmamız İslâm’a zahîr,
Nice bir oturalım bunca günâhı çekelim?..
Umarım rehber ola bize Ebû Bekr u Ömer,
Ey Muhibbî yürüyüp şarka sipâhî çekelim…
Yaradandan ötürü yaradılanlara merhametin, şefkatin ve sevginin müesseseleşmiş şekli olan vakıflar da, O’nun devrinde kemâl noktasına ulaşmış, yapılan câmîlerin yanına şifâhâneler, sebiller, hamamlar, kervansaraylar (misâfirhâneler), kütüphâneler ve medreseler açılmış, toplumun maddî ve mânevî muvâzenesi kurulmuş, imkânlar muhtaçlara câmî vâsıtasıyla infâk edilerek toplumun zengin, fakir, hasta, sıhhatli, çâreli ve çâresizlerinin birbirleri ile kaynaştığı muhabbet odağı olmuştur. Bu gayret ve faâliyetler, toplumun muzdarip fertlerine müşfik bir ana kucağının sıcaklığını kazandırmıştır.
Sanki ashâb devrindeki Ensâr ve Muhâcirîn’in dayanışmasından emsâl alan tesânüd toplumu, feyz ve bereket ile dolmuştur.
Bu devirde; dîn-i mübînin, zâhirî cephesi ile beraber, bâtınına da, yâni rûhî derinliğine, gönül ve vicdân ufkuna ulaşarak, kitâb ve sünnetin ince hikmetleri ile ebedî hayat sermâyesi olan rûhânî duyguları tekâmül ettiren büyük gönül erleri yetişmiştir. Ümmetin rehberleri ve feyz pınarları olan bu büyük şahsiyetlerden bazıları şunlardır:
Silsile-i Sâdât’tan Hâce Muhammed Zâhid Bedahşî -kuddise sirruh-, Şeyh Sünbül Efendi -kuddise sirruh-, Şeyh İbrâhim Gülşenî -kuddise sirruh-, Şeyh Merkez Efendi -kuddise sirruh-, kırklardan Hızır Efendi -kuddise sirruh-, Şeyh Yahyâ Efendi -kuddise sirruh-, Kara Dâvûd, Beyzavî’ye hâşiye yazan Şeyhzâde -kuddise sirruh-, Mültekâ sahibi Halebî -kuddise sirruh-, Şeyh Hamîdullâh’ın oğlu Hattât Mustafa Dede -kuddise sirruh- v.s.’dir.
Bu ve emsâli zâtlar, derin, mehtaplı bir gece gibi imparatorluk semâsının gönüllere yansıyan pırıltılı yıldızları olmuştur. Yetiştirdikleri insanlarla bu cihân arsasında nice misilsiz nümûneler sergilemişlerdir. Nitekim halk arasında pek meşhûr olan ve târihçi Peçevî’nin kaydettiği “başını vermeyen şehîd”in kıssası da, bu nümûnelerden biridir:
Zigetvar’a altı menzil yakında Grijgal palangası vardı. Burası Osmanlılar’ın elinde idi. Ancak bu yer, o sıralar Zigetvar henüz fethedilmemiş olduğundan devamlı düşman tehdîdi altında idi. Bir seferinde düşman, yine bu küçük yeri muhâsara altına almıştı. Düşman kumandanı Kraçin, Osmanlı kumandanı Ahmed Bey’den Grijgal’in teslîmini istedi. Gâzîler bunu kabûle yanaşmadılar ve bir huruç hareketiyle düşmanla cenge karar verdiler. O gün kurban arefesi ve cum’a günü idi. Kadı Efendi, Allâh yolunda cihâd aşkı ile dolu yiğitlere:
“–Hücûmu cum’a namazından sonra yapmak daha münâsiptir…” dedi.
Namazı edâdan sonra bütün gâzîler, «Allâh, Allâh» nidâları ile kaleden bir ok gibi düşmanın üzerine atıldılar. Bir cenâha Gâzî Mehmed Bey, diğer cenâha Gâzî Hüsrev Bey kumanda etmekteydi. Düşmanla kıyasıya bir mücâdele başladı. Harbin en sert bir anında Gâzî Mehmed Bey şehîd düştü. Başı gövdesinden ayrılmıştı. Bir düşman neferi de onun kesik başını aldı ve doludizgin uzaklaşmaya başladı. Bunu farkeden Gâzî Hüsrev Bey, gözleri dolu dolu bir halde gönül dostuna haykırdı:
“–Bre Mehmeed! Düşmana baş kaptırmak yiğitliğe sığar mı? Canını verdin, bari başını verme!..”
Bu içli kelimeler henüz bitmişti ki, şehîd Mehmed’in başsız vücûdu birden yerinden doğruldu ve düşmanına yetişip onu bir hamlede yere serdi. Sonra başını ellerine aldı ve oracığa uzanıverdi.
Bu muazzam mânevî hâdiseyi seyreden Kadı Efendi, hayretler içinde kalmıştı. Bir müddet sonra düşman perîşân edildi. Diğer şehîdlerle birlikte başını koltuğunda tutan mübârek şehîd Mehmed Bey de bulunduğu yere defnedildi1.
(1. Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehîd” hikâyesi de, buradan alınmıştır.)
Böyle mânevî kuvvetlerle de takviye edilerek dünyâ coğrafyasına hükmeden, târihi elinin çizdiği mecrâdan akıtan dâhî pâdişâh, büyük cihângir Kânûnî Sultan Süleyman Han, şahsiyeti ve icraatı ile tam ve emsalsiz bir ihtişâmın temsilcisidir..
Güçten ve tâkatten kesilmiş olduğu halde iştirâk ettiği Zigetvar seferi, O’nun rûhundaki hamle, gayret gücü ve îmân çağlayanını göstermeye kâfîdir.
Devrindeki sayısız sefer ve fütûhâtın çoğuna bizzat kendisi iştirâk ve kumanda etmiş bulunan Kânûnî, son seferi olan Zigetvar’a çıkacağı zaman, Sadrâzam Sokullu huzûruna gelerek:
“–Sultanım, ümmete sayısız zaferler hediye ettiniz!. Yoruldunuz!. Ömrünüzü âlem-i İslâm’a vakfettiniz!. Bu seferin meşakkatine bu yaşta katlanmanız müşküldür. Bu sebeple siz, İstanbul’da kalıp idâreye devâm ediniz. Ben ve vezirler, paşalar sefere iştirâk edelim. Gözünüz arkada kalmasın!..” dedi.
Ulu Hakan Kânûnî, Sokullu’ya dedi ki:
“–İyi dinle Sokullu!.. Bu vasıyetimi, benden sonra gelecek nesle de aktar!. Bir pâdişâh, dâimâ askerleri ile birlikte sefere çıkmalıdır. Asker, pâdişâhını yanında görünce şecâati artar!. Düşman ise, pâdişâh sefere iştirâk ettiği için karşısındaki orduyu çok güçlü görür. Kuvve-i mâneviyyesi bozularak cesâreti kırılır. Harbi kazandıran asıl sâik, mânevî kuvvettir! Bizlerin çocuk yaştan beri devlet idâresinde sayısız tecrübemiz vardır. Seferlerde bu tecrübeye âcil ihtiyaç duyulan durumlar meydana gelebilir. Anlar, dakîkalar çok zaman kaderin akışını tâyin eder. Bu sebeple, yaşlı olmama rağmen sefere iştirâk edeceğim!..
Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem, yarın rûz-i mahşerde fâtih cedlerimin huzûruna nasıl çıkabilirim?!.”
Sokullu da:
“–Karar Pâdişâh’ımındır..” mukâbelesi ile sükût etti.
Pâdişâh, ilerleyen yaşı sebebiyle aylar süren bir yolculuğu, at sırtında nasıl tamamlayabilecekti?!. Bunun için, at üstünde dik durabilsin ve askerlere dinç görünebilsin diye sırtına kuşak gibi urgan sardılar.
Sefere başlandı. Mevsim yağışlı idi. Bir ara top arabaları bataklığa saplandı. Hayvanların fizikî gücü, topları bataklıktan kurtarmaya kâfî gelmedi. Ordu ilerlemişti; o civarda az sayıda asker ve paşalar vardı. Sultan emir verdi:
“–Bütün yüksek rütbeli erkân, paşalar dâhil, herkes bataklığa girsin!. Top arabalarına omuz versin!.”
Hepsi soyunup bataklığa girdiler. Top arabaları o mânevî heyecân ile bataklıktan çıkarıldı. Sultan, vak’a-nüvise (târihçiye) dönüp dedi ki:
“–Yaz! Gelecek nesil ibretle okusun ve tatbîk etsin!.. Kânûnî’nin paşaları ve vezirleri bataklığa girdi. Top arabalarına omuz verdi. Bir fâciâ Allâh’ın izni ile böylece atlatıldı.”
Kânûnî, burada kendisinden sonra gelecek nesillere ve târîhe, Allâh yolunda cihâd gayretinin zirvesini teşkîl eden bir nümûne-i imtisâl hediye etmiş oluyordu.
Ayrıca bu seferde Kânûnî’nin artık Cenâb-ı Hakk’dan şehâdet taleb etmesi de aynı rûhî olgunluk sebebiyledir.
Ulu Hakan, ardındaki ihtişamlı bir sultanlığa son mührünü vurduğu Zigetvar’da ellerini açıp Rabbine şöyle niyâz etmiştir:
“Yâ Rabbî! Nice müddettir yeryüzünü benim zaferimle doldurdun. Vâsıl olunmadık recâm, hâsıl olunmadık duâm kalmadı. Artık Habîb-i Edîb’in hürmetine seâdet-i şehâdet ve ardından da cemâlini müşâhedet nîmetlerini bu kemter kuluna nasîb eyle!..”
Bu niyazdan bir müddet sonra Muhteşem Süleyman, sefer esnâsında vefât eden dördüncü Osmanlı sultanı olarak rahmet-i Rahmân’a yürüdü.
Rahmetullâhi Aleyh!..
Ulu Hâkân’ın cenâzesi, dörtyüz muhâfızın nezâretinde İstanbul’a getirildi. Süleymâniye Câmii’nin musallâ taşına kondu. Cenâze namazı beşyüz müezzinin, tekbîrleri birbirlerine aktarmaları ile kılındı. Cemâatin arka ucu Fâtih Câmii’ne dayanıyordu.
Kânûnî’nin nâşı, kabre indirilirken bir sandık getirilip “Vasıyeti gereğidir!” denilerek, o da kabre konulmak istendi. Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi, bu duruma müdâhale etti. Cenâze ile beraber kıymetli bir şeyin gömülmesinin câiz olmadığını bildirdi. Ebussuûd Efendi’ye bunun, Hakan’ın bir gün evvelki vasıyeti olduğu bildirilince, merakla sandığı açtı. Kendisinin Hünkâr’a verdiği fetvâlarla karşılaştı. Hayretler içinde donakaldı:
“Sen kendini kurtardın ulu Hakan!. Biz yarın âhırette ne yapacağız?!.” diyerek hüzünlendi ve ağlamağa başladı.
Zîrâ Kânûnî, hayatı boyunca yapacağı her işin fetvâsını almış, ondan sonra icrâ etmişti.
Görülüyor ki, mübârek cedlerimiz, nefsin süflî duygularına râm olmayarak rûhî derinlik ve olgunluk içinde vakarlı bir hayat yaşamışlardır. Onlar, insanî cevherlerine kavuşabilmenin vicdân huzûru içinde idiler. İslâm’ın mahlûkâta ve insana bakış ve muâmele tarzının, ince, hassas, zarif örnekleri oldular. Ulvî davranışları ile, hâkimiyeti altında bulundurdukları insanlar ve nesillerine bir seâdet rehberi oldular.
Rabbimiz; bizlere muazzez ecdâdın rûhâniyetinden ve gönül iklîminden bir nasîb ihsân edip; yirmibirinci asrı, bîçâre ve muzdarip İslâm âlemini, mübârek bir bayram sevincine gark eylesin!..
Âmîn!..
