İÇİNDEKİLER
ARAMA:

OSMAN GÂZÎ (1258-1326)

Osmanoğulları, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya geçen Oğuz Türkleri’nin Kayı aşiretindendir.

Osman Gâzî, Ertuğrul Gâzî’nin üç oğlundan biridir. Lakabı “Fahruddîn”dir.

Rivâyetlere nazaran, daha O doğmadan evvel, yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gâzî’ye mânen bildirilmişti. Nitekim kendisine lutfedilen yüksek kabiliyet ve idâredeki dirâyetinden dolayı, babasının vefâtını müteâkib, diğer bütün beyler, en küçük evlâd olmasına rağmen O’nu ittifakla aşîretin reîsi olarak tanıdılar.

O’nun, beyliğin başına geçişini zamanın şâirleri şöyle dile getirmişlerdir:

Kuşandı dîn kılıncın bele,

Ede İslâm’ı izhâr bütün âleme.

Açıldı fırsat-ı İslâm’ın kapusu

O, Muhammed ümmetinin serveridir..

Böylece ittifâkla beyliğin başına geçen Osman Gâzî, babasından kalan 4800 km∑ arâzîyi 16.000 km∑’ye çıkarmıştır. İlk sikke, onun zamanında bastırılmıştır.

Babası Ertuğrul Gâzî, hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebali Hazretleri’ni kendine rehber edinmiş, O’nun mânevî terbiyesi ile kemâl sahibi bir aşiret reîsi olmuştu. Bu sebeple oğlunun da O’nun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Osman Gâzî de sık sık Edebali Hazretleri’ni ziyaret ediyor, duâsını alıyordu.

Şeyh Edebali’nin evinde misâfir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzûru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyette, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğu için ayağını uzatmayıp, kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı. Rü’yâsında, Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar haline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.

Osman Bey, rü’yâsında bu güzel manzaraları büyük bir hayrânlıkla seyrederken, âniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylâna ok atmak üzere nişan alırken uyandı.

Abdest aldı. Müsâade alarak Edebali’nin huzûruna girdi. Rü’yâsını anlatmağa başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri, nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zîrâ Edebali, kalb gözüyle bu rü’yânın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak yumuşak, âhenkli sesi ile konuşmağa başladı:

“–Oğlum! Gâibi ancak Allâh bilir. Lâkin gördüğün bu rü’yâda dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hakk sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünyâ, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir…”

Âşıkpaşazâde, Edebali Hazretleri’nin Osman Gâzî’ye söylediği bu sözleri şöylece şiirleştirmiştir:

Hidâyet menzili nîmet senindir,

Ezelî tâ ebed devlet senindir.

Duâlar, nesline erden senindir,

Döşene sofralar dâvet senindir..

Neseb ve nesil ile bürhân senindir,

Cihânda olan devrân senindir;

Ki ins ü cinne hem fermân senindir…

Şeyh Edebali’nin tâbir ettiği rü’yânın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Osman Bey, Şeyh’in kızı Mal Hatun ile evlendi. Bu izdivaç, iktisâdî kuvveti ve fütüvvet erbabını Osman Gâzî’nin etrafına topladı. Altıyüz küsûr sene dünyâyı hidâyet ve i’lâ-yı kelîmetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) cehdiyle nûrlandıracak nizâm-ı âlemi sağlayacak devletin, maddî temeli atılmış oldu.

Diğer taraftan zamanının bütün mânevî ricâli de, Osman Gâzî ve sülâlesinin liderliğinde ittifak ettiler. Husûsiyle Edebali Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Velî ve Ahî Evrân, bunu çok arzu etmişler ve Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmuşlardır.

Bu arzu ve niyazların sebebi, daha evvel verilen birtakım mânevî işâretlerdi. Nitekim Ahmed Cevdet Paşa’nın naklettiği vechile Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, Osmanlı Devleti kurulmadan yetmiş sene önce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerden istinbât etmiş ve üstelik eserinin ismini henüz Osmanlı beyliği bile ortada yok iken “ed-Dâiratü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye” (Osmanlı Devleti’nde Soy Dâiresi) koymuştur. Ayrıca bu eserde Osmanoğulları’ndan birinci halîfenin Yavuz Sultan Selîm Han olacağı v.s. birtakım hâdiseler de yer almaktadır.

İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyâullâhın mânevî kanatlarının gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilâsı neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allâh dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzûra erdi; canlandı ve dirildi. Aksi halde bütün bir Anadolu, mânevî kimliğini yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti. Çünkü puta tapıcı bir kavim olan Moğollar’ın, İslâm’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, Anadolu halkını, elemli, kederli, hattâ ümidsiz kılmıştı. Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma emâreleri başgöstermiş ve Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda hâline gelmeye başlamıştı. İşte Osmanlı, bu elîm vaziyete Edebali silsilesi ile gönül gönüle vererek “dur” diyebilmiş ve o âna kadar vâkî mağlûbiyetlerin hakdan inhirâfın bir neticesi veya imtihan olduğunun tecrübe ve idrâki içinde olmuştur. Teb’asına, Cenâb-ı Hakk’ın te’yîdine mazhar olan mü’minlerin, tekrar mansûr ve muzaffer olacağını îlân ve telkîn etmiştir.

Osmanlı’nın Anadolu beylikleri arasındaki faydasız boş çekişmelere karışmayıp batıya doğru fetih rûhuyle ilerleyip cihâd üzre olması, bu îlân ve telkîndeki samîmiyeti sergilediğinden Osman Gâzî’nin etrafında sarsılmaz bir tevhîd hâlesi oluşturdu. İ’lâ-yı kelimetullâh gâyesinin kendisi için İslâm’ın bir emri olduğu şuûrunda olan herkes, O’nun açtığı mukaddes bayrağın altına koştu. O sıralarda Moğol istîlâsı ile dağılmış bulunan Selçuklu’nun ulemâ ve ümerâsı da Osman Gâzî’nin yanına gelmiş ve kendisine bey’at etmişlerdir. Bunda son Selçuklu sultanının Osman Gâzî’ye olan teveccühü de, rol oynamıştır. O, Osman Gâzî’ye:

“–Oğul Osman Gâzî! Sende seâdet nişanları çoktur. Sana ve nesline âlemde mukâbil yoktur. Benim duâm, Allâh’ın inâyeti, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mûcizâtı ve evliyânın himmeti seninledir.” iltifâtını yapmış ve i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki muvaffakıyet ve gayretleri dolayısıyla O’na tuğ, alem, kılıç ve bir de ferman göndermişti.

Bunun içindir ki, Osman Gâzî, Selçuklular’a, onlar tamamen târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu sultanı tarafından müstakil hâle getirilmesine rağmen böyle bir hareket içine girmemiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Osmanlı, Selçuklu devletinin vâris-i tabîisi olmuştur.

Osman Gâzî devrinin dikkat çeken en mühim husûsu, O’nun, devletin temelini mânevî ve kalıcı esaslar üzerine kurmuş olmasıdır. O’nun çevresinde Edebali Hazretleri, Şeyh Mahmûd, Dursun Fakîh, Kâsım Karahisârî, Şeyh Muhlis Karamânî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, îmân ve irfân sahibi has kimseler mevcûddu. Devlet yapısında mâneviyatın o kadar ehemmiyeti vardı ki, Osman Gâzî’nin beyliği, Karacahisar fethinden sonra Dursun Fakîh’in cum’a namazındaki hutbesiyle tasdîk olunmuştu.

Silsile-i Nakşibendiyye’den Hâce Arif Rivgerî -kuddise sirruh- ve Hâce Mahmûd İncîr Fagnevî -kuddise sirruh-; Şeyh Sâdeddîn Cibavî -kuddise sirruh-, Bahâeddîn Veled -kuddise sirruh-, Şeyh Edebali -kuddise sirruh- ve emsalleri, Osman Gâzî zamanında yaşayan, dünyâya ışık tutan gönül sultanlarıdır.

Birçok rivâyete göre Edebali Hazretleri, “evlâd-ı rasûl”dendir. Osmanoğulları, anne tarafından böyle bir şeref ve şâna da nâil olmuşlardır. Böylece silsile ile anne tarafından Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e vâsıl olmuşlardır.

Ertuğrul Gâzî, Allâh dostlarına ihtimâm husûsunda oğlu Osman Gâzî’ye ve O’nun şahsında bütün haleflerinin rûhlarına yön verecek olan şu kıymetli vasıyette bulunmuştur:

“Bak Oğul!

Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme!

O, bizim aşîretimizin mâneviyyât güneşidir. Terâzîsi dirhem şaşmaz!

Bana karşı gel, O’na karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; O’na karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur!

Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi vasıyetim say!..”

Edebali Hazretleri, çok hareketli bir genç olan Osman Gâzî’yi terbiye ve tasarrufu altına almış, O’na mârifetullâhın (Allâh’ı tanıyabilmenin) zevkini tattırmış, O’nu güzel ahlâk, diğergâmlık, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece O’nu cihan-şümûl bir devletin başkanlığına hazırlamıştır.

Diğer taraftan Osman Gâzî’nin etrafını oluşturan hâleyi, husûsiyle genç kadroyu da aynı şekilde yoğuran Şeyh Edebali Hazretleri, biliyordu ki gençlik, istikbâlin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınını keşfetmek kolaydır ve her devrin gençliği, kendi enerjisini harcayabildiği âlemde yaşar. Bunun için o da, Osman Gâzî ve etrafındaki gençliğin enerjisine yol ve yön vererek onları nefis cihâdı ve hizmet şuûru ile en mükemmel bir sûrette ve bir cihân devletinin temelini atacak seviyede istikâmetlendirmiştir.

Bu itibarla Osmanlı Devleti’nin asıl mîmârı Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Diğer beyliklerde bir Şeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı Beyliği, kısa zamanda devlete, devletten de cihân hâkimiyetine yükselmiştir. Osmanlı, dünyâyı altı asır İslâm’la tanıştırmış, adâletin ve hakkın tevzîinde bulunmuş ve hakkın terâzîsi olmuştur.

Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzî’yi ve O’nun şahsında gelecek olan devlet adamlarını istikâmetlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir:

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…”

“Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”

“Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.. Allâh Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.”

“Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.”

“Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın.. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sahip olasın!..”

“Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.”

“Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfândır.”

“Oğul!

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler.”

“Dünyâ, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır.”

“Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.”

“Bu dünyâda inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.”

“Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…”

“Şu üç kişiye; yâni câhiller arasındaki âlime, zenginken fakîr düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!..”

“Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyyette değildir.”

“Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kahraman, gözüpek) derler.”

“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.”

“Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece idâre edene âiddir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar..” (Bu nasîhat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.)

“İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir…”

“Akacak kan boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lâzım.. Zîrâ kan, toprak sulamak için akmaz.”

“Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.”

“Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.”

“Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.”

“Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..”

“Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da… Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.”

“Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizlikliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.”

“Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”

İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey’i hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey, zor durumdaydı.. Her yönden gelip kendine iltihâk eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi mi bozmasın; Bizans’ı mı kollasın, Germiyan’ı mı?.. Moğol’u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?

İşte Edebali Hazretleri, bütün bu ve benzeri ehemmiyetli mevzûlarda Osman Bey’e bir mânevî rehber oluyor ve kendisinin yürüyeceği yolları erişilmez takvânın feyizleriyle donatıyordu.

Bu yüksek mânevî terbiye ile, gerek Osman Gâzî, gerekse teb’ası, İslâm ahlâkını en mükemmel bir sûrette hayata ve tatbîkâta intikâl ettirerek sâlih bir topluluk hâline geldiler. Az sayıdaki aşîret gücü ile Bizans Ordusu’nu ve tekfurları üst üste mağlûb ederek cihan-şümûl bir sultanlık kurdular. Dörtyüz çadırla başlayan bu aşîret, mânevî terbiye bereketi ile büyük bir ihsân ve ikrâm-ı ilâhîye mazhar oldu. Uzun müddet, babadan oğula dehâlar silsilesi devam etti. Dünyâ, onlarla seâdet ve adâletin kâ’bına varılmaz sayısız tezâhürlerine şâhid oldu. Her gittikleri yerde bir nizâm-ı âlem ve muvâzene unsuru oldular.

Bu büyük oluşa vücûd veren Osman Gâzî, hiç şüphesiz ki târihimizin en dikkate şâyân bir şahsiyeti olma şerefiyle mücehhez bulunmaktadır. Bunun içindir ki dünyânın en büyük devletinin ismi, O’nun adına nisbet edilmiştir.

İyi bir dînî ve mânevî terbiye alan Osman Gâzî Hazretleri, gâyet dindar, sâlih bir bey idi. Âhırete meyli ziyâdeydi. Dînen yasak olan şeylerden son derece kaçınırdı. Bütün gâyesi, “fî sebîlillâh” cihâda mâtûfdu. Tatlı sözlü, halîm bir zât olup müddet-i ömründe bir kere gazab etmediği rivâyet edilir. Bunun yanında teşebbüs ve iktidar sahibi olarak hüsn-i idâresinde son derece kâbiliyetliydi. Tahakküm tanımaz bir yiğit gâzîydi.

O’nun hakkında aşağıdaki ifâdeleriyle hıristiyan târihçiler dahî, ilmin haysiyetine riâyet ederek hakîkati fedâ etmeyip hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.

Târihçi Hammer der ki:

“O’nun bıraktığı devlette teşkilat ve esas temeller o kadar kuvvetliydi ki, Osmanlı, kısa bir müddet sonra dünyânın en büyük devleti oldu. Farz-ı muhâl O’nun devrindeki insanlara: «Bu gâzînin torunları, karşısına çıkan birçok güçlü devletleri mağlûb ederek Avrupa’yı dize getirecek ve şu harita bölgelerine hâkim olacak!» deselerdi, bunları işiten herkes: «Bu bir hayâldir; boş bir masaldır!» derdi. Fakat o namdar Gâzî ile etrafı, bilhassa tasavvuf erbabı ve ulemâ, buna cân ü gönülden inanıyor ve bu büyük zuhûr için yorulup dinlenmeden gayret sarfediyorlardı.”

Gerçekten Osman Gâzî ve yiğitleri, at sırtından inmediler; gece gündüz akından akına koştular. Hızla geliştiler, büyüdüler ve çoğaldılar. Bizans için korkulu bir rü’yâ oldular. İslâm’ın gür sesini cihâna yaymak yolunda yediden yetmişe savaştılar. Küffâr, artık kalelerinden dışarı çıkamaz oldu.

Lamartin şöyle der:

“Osman Gâzî’nin tabiî istîdâdı sâde, doğru ve âdilâne idi. Akıl ve zekâsını Allâh’ın birliğine hasrederek yeryüzünde vahdâniyet-i ilâhiyye aleyhinde bulunan bâtıl itikadları ve putperestliği men’e çalışırdı. Bununla beraber fâtihlerin siyâsetini takip ederek zaptettiği ülkelere tasarruf etmeğe ve yerleşmeğe başladı. Osman Gâzî, yavaş yavaş ilerledi; fakat hiçbir zaman geri dönmedi..”

Nitekim Osman Gâzî’nin, daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgûl olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olabilmekti. Nitekim Yazıcıoğlu Ali’nin şu şiiri de bu hakîkati ifâde etmektedir:

Osman, Ertuğrul oğlusun,

Oğuz, Karahan neslisin.

Hakk’ın bir kemter kulusun,

İstanbul’u aç, gülzâr yap!..

Osman Gâzî’nin fetihleri harita üzerinde tedkîk edildiğinde onun hayret verici şu gâyeleri rahatlıkla göze çarpar:

1. Hudûtları denize dayandırmak arzusu,

2. Yıkılışa giden Bizans’ın durumunu takdîr ile onu iki denizden kıskaca almak,

3. Rum topraklarını yarma şeklinde hareketlerle birbirinden ayırmak, ardından irtibatı kesilen parçaları fethetmek.

Kendisi bu istikâmette gayret ettiği gibi evlâdına da aynı gayreti vasıyet etmiş ve vefâtından önce Bursa önlerine kadar gelerek oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işâret etmiş ve:

“Beni şol gümüşlü kubbenin altına koyasın!” demişti.

Ömrü, devamlı gayret ve gazâ içinde geçen Osman Gâzî, Bizans’la sınır olmanın verdiği avantajı iyi kullanmış ve devletine müthiş bir dinamizm kazandırarak mütevâzî beyliğine cihân devleti olma yolunda hızla mesâfe aldırmıştır. Başlangıçta hiçbir ululuk ve ihtişam iddiâsı taşımayan Osman Gâzî’nin vârisleri, “sultânü’l-guzât” (gâzîler sultanı) olmuştur. O, hayâl zannedilen bir ideali hakîkat yapmıştır. Bunu Gibbons şöyle takdîr eder:

“Osman Gâzî, bir pâdişâh oğlu değildir. Toprakları küçük ve teb’ası az olmasına rağmen devleti, seneden seneye mütemâdiyen büyümüştür. Bu kesintisiz büyüme ise, elbette onu te’sîs eden dehânın hakîkî büyüklüğüne delâlet eder. Türk milletinin Atillâ ve Cengiz gibi hükümdarları, göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen akıncı olarak kalmış ve imparatorlukları da temsîl edilmemiş gâyesiz bir fütûhattan ibâret olmuştur. Arkalarında sadece kan, irin ve gözyaşı bırakmışlardır. Çünkü onlar, idealsiz kuru cihangirler olarak sadece boru ve trampet sesleri arasında yakıp yıkıyorlardı. Osman Gâzî’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise, çok farklı idi. Bunun için ardındakiler de, hak ve hukûku temsîl ve tevzî etme husûsunda dâimâ ön safta bulunmuşlar ve devletleri, “devlet-i ebed-müddet” olmuştur. Şu halde Osman Gâzî’nin mevkîi, öncekilerle kâbil-i kıyâs bile değildir.”

Fevkalâde müttakî bir hayat süren Osman Gâzî’nin, vefat ettiğinde geriye bıraktığı şahsî mal varlığı, bir zırh, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsâlinden ibaretti.

Rahmetullâhi Aleyh!..

Osman Gâzî ve emsâlleri, dünyâya aldanıp nefsânî arzularına râm olmadılar. Güçleri, kuvvetleri, aklî ve irâdî üstünlükleri, muvaffakıyetleri, şanla dolu zaferleri, onları, gurur, kibir ve ucûba götürüp şımartmadı.

Dünyânın yalancı mal, mevkî, mansıb ve rütbeleri karşısında eğilip küçülmediler. Başlarında taşıdıkları sarığın izzet ve haysiyetini korudular. Yüklendikleri muazzam “i’lâ-yı kelîmetullâh” dâvâsının şerefli birer neferi oldular.

Gerçek seâdetin Cenâb-ı Allâh’a kullukta olduğunun idrâki içinde nâil oldukları nîmetler, şükürlerinin, kalbî heyecanlarının ve mârifetullâha olan iştiyâklarının artmasına vesîle oldu.

Onlar, dünyânın nân u nimetlerine itibâr etmeyip, ellerine geçen her şeyi ukbâ için sarf ettiler. Çünkü onlar, kuru bir cihangirlik dâvâsının ihtiraslı pençelerine aslâ mağlûb olmadılar. Bunun için târih, şan ve şeref dolu sahîfelerini onlar için yazdı…

Allâh’ım! Onların ardından garîb, yetîm, bîkes ve mazlûm kalan bizlere, i’lâ-yı kelimetullâh yolunda yeni bir silkiniş ve diriliş nasîb eyle!..

Âmîn!..