İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Yavuz Sultan Selîm Han (1470-1520)

İslâm Vahdetini Te’sîs Eden Eşsiz ve Çilekeş Cihangîr, Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn
Yavuz SultAn Selîm Han

Dokuzuncu Osmanlı pâdişâhıdır.

Daha şehzâdeliğinde, kendisine devrin en seçkin âlimleri tarafından dîn ve fen ilimleri ikmâl ettirilmiştir.

İdâreciliğe Trabzon vâliliği ile başlamış, devlet hayatının bu ilk safhasında bile müslümanlara hayranlık ve rahatlık; düşmanlara ise, müheykel endâmı ve müthiş irâdesi ile korku ve dehşet vermiştir. Daha o esnâda Gürcüler üzerine üç sefer yapmış, fethettiği yerlerdeki bütün Gürcüler’in hidâyetine vesîle olmuştur.

Yavuz, Trabzon’un İran’a yakınlığı sebebiyle Şâh İsmâil’in ümmet hakkındaki menfûr emellerini çok iyi biliyordu. Ona karşı köklü ve müessir tedbirler almanın mecbûriyetini daha şehzâdeliğinde kavramıştı. Fakat Şah İsmâil’le mücâdelenin -kendisi için- şehzâdelik sıfat ve salâhiyetleri ile mümkün olmayacağını düşünerek bir an önce Osmanlı tahtına geçmek ihtiyacını hissetmişti.

Bu sebeple kardeşleri Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkut’u bertaraf ederek 1512’de Osmanlı Sultanı oldu.

O’nun, tahta dâvet edilip İstanbul’a geldiğinde yeniçeri ocağının ileri gelenleri ve devlet ricâline pâdişâh olmadan az evvel yaptığı şu konuşması, gönlündeki gerçek niyeti, fedâkârlık ve çileye tâlib oluşu ne güzel aksettirir:

“Ben pâdişâh olursam, İslâm birliği yolunda ciddiyetle yürüyeceğim; hattâ Mevlâ ruhsat verirse, Hind ve Tûran’a gideceğim ve doğuda da batıda da i’lâ-yı kelimetullâha çalışacağım. Zâlimlere, evlâdım olsa dahî merhamet etmeyeceğim. Zamanımda rahatlık olmayacak, ahâlîye tasallut edilmeyecektir. İşte benim hâlim!.. Biraderim ise, rahatı sever ve yumuşak bir tabîatı vardır. Eğer seferden korkmaz ve çileye tâlib olursanız, bana bey’at ediniz! Aksi halde sultanlık için kardeşim Şehzâde Ahmed’i tercîh ediniz ki, onun zamanında rahat ve safânızla meşgul olursunuz!..”

Yavuz, mâlûm ve meşhûr celâdetine rağmen, aynı zamanda çok hassas ve ince rûhlu bir insandı. Devletin bekâsı için bertaraf etmeye mecbûr kaldığı kardeşi Korkut’un tabutunun altına girmiş ve:

“Ey kardeşim! Ne sen böyle yapsa idin, ne de ben böyle yapmak mecbûriyetinde kalsaydım!..” diyerek ağlamıştır.

Şehzâde Korkut’un Piyâle adındaki sâdık adamına:

“–Seni, büyük bir fazîlet olan sadâkatin sebebiyle, afvediyorum! Bu sadâkatinin mükâfâtı olarak da seni istediğin makâma tâyin edeyim. İstersen vezirim ol!” teklifinde bulundu.

O da teşekkür etti ve sadâkatini katmerliyerek:

“–Sultanım, bundan sonra benim vazîfem Şehzâde Korkut’un türbedârı olmaktır!..” dedi.

Bu tablo, halktan sultana kadar bütün bir milletin ahlâkî seviyesini göstermeye kâfîdir!.

Yavuz, babasını, yılda iki milyon akçe tahsîsâtla Gümülcine’ye büyük bir hürmet göstererek yolcu etti. O’nu faytona bindirdi. Kendisi de yanında yürüyerek II. Bâyezîd Han’ı uğurladı. Vefât edince de, nâşını İstanbul’a getirtip, Bâyezîd Câmî’nin önüne bir türbe yaptırarak oraya defnettirdi.

Altıyüzyirmi senelik muhteşem Osmanlı İmparatorluğu’nun Yavuz Sultan Selîm Han’a âid olan kısmı, sadece sekiz seneciktir. O’nun bu kadar kısa bir zaman içinde elde ettiği muazzam muvaffakıyetleri havsalaya sığdırmak, -âdetâ- imkânsızdır. Gerçekten târihî hâdiselerin sır ve hikmetlerini araştıran “târih felsefesi” ile uğraşanlar, Sultan Selîm Han’ın millî târihimize bahşettiği maddî ve mânevî başarıları îzâhdan bugüne kadar âciz kalmışlardır.

2500 kilometrelik bir mesâfeyi; dağ, bayır, çöl ve ormanlar aşarak katetmiş ve zamanının en kuvvetli devletlerinden biri olan Safevîler’in muazzam ordusunu perîşân etmiştir. Mısır seferinde ise, o güne kadar geçilemez sanılan korkunç “Sînâ Çölü”nü aşmasının maddî imkânlarla bir îzâhı yoktur.

Hılâfet Müessesesi, O’nunla yeniden izzet kazanmış ve müessir bir hâle gelmiş, mukaddes emânetler lâyık oldukları kudsiyete O’nunla ulaşmıştır. Cihângir dedesi Sultan Fâtih, bu cengâver torununun madde ve mânâdaki üstünlüğünü çok evvelden keşfetmiş ve O’na “Yavuz” adını vermiştir.

Târih, emsâlsiz bir cengâver hâkan portresini altın sahîfelerine O’nunla resmetmiştir.

O, -bütün hayatı boyunca- çâresizlik ve aczi kabullenmeyip her çârenin Allâh -celle celâlühû-’ya dayanmak sûretiyle bulunabileceğine inanarak çâresizlikleri çârelendirmiştir.

Yavuz Sultan Selîm Han, tahta geçer geçmez, sür’atle icrâata başladı. O sıralarda Azerbaycan, Irak ve İran’ı eline geçirmiş olan Şâh İsmâil, Anadolu’yu tehdid eder bir duruma gelmişti. Şiiliği vesile ittihâz ederek devamlı fitne çıkartıyor, müslümanların ittihâdını sarsıyordu!.

Yavuz Sultan Selîm, topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmâil’in tehlikeli faâliyetlerini uzun uzun îzâh etti.

Dîvân, çetin müzâkerelerden sonra, İbn-i Kemâl Paşa’nın fetvâsı ile İran’a sefer kararı aldı.

Yavuz, 20 Nisan 1514’de Üsküdar tarafına geçerek ordu-yi hümâyûn ile İran seferine çıktı. Şâh İsmâil, yiğitlik muktezâsı olarak er meydanına dâvet edildi. O ise, dâimâ kaçtı.

Safevî topraklarına girildi. Şâh İsmâil, devamlı geriye doğru kaçıyordu. Nihâyet asker, bu uzun ve yorucu yolculuktan usandı. İkmâl de, azalmaya başlamıştı. Bunun üzerine orduda birçok kimse:

“Şâh İsmâil kaçtı. Bu bile zaferdir. Artık geriye dönelim..” deyip, isyân çıkarmağa başladı.

Hattâ bunlar, Yavuz Sultan Selîm Han’ın çadırına ok atacak kadar ileri gittiler.

Bunun üzerine Yavuz’un, çadırından çıkarak isyancı askerlere karşı îrâd ettiği nutuk, harp târihinin şaheserlerindendir.

Yavuz bu nutukta:

«Henüz hedefe varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihâd için yapılan bu seferden, ancak kadınlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın ardınca gelmesini isteyip, tek başına dahi olsa savaşacağını…» gür sesi ile ifâde ederek:

“İsteyenler, karılarının yanına dönüp entarilerini giyebilirler! Ben düşmana karşı tek başıma da gidebilirim!.” dedi ve atını mahmuzladı.

Yavuz, şehzâdeliğinden beri kefenini boynunda gezdiren bir cengâverdi. O anda binlerce ok ile şehîd olabilirdi. O’nun tevekkül, teslîmiyyet ve her çârenin Allâh -celle celâlühû- olduğunu idrâk etmesi, bir anda hâdisenin seyrini değiştirdi. Yavuz’un yüreğinden boşalan bu nutuk, askerin gönlünü bir çağlayan gibi coşturdu. Çaldıran Ovası’na doğru yeniden tâze bir azim ve müthiş bir hamle gücü ile varıldı. Şâh İsmâil perîşân bir şekilde mağlûb oldu. Karısını ve tahtını harp meydanında bırakarak kaçtı.

Zaferden sonra Selîm Han Tebriz’e girdi. Dört halîfeyi zikrederek kendi adına hutbe okuttu. Tebriz’deki ilim ve san’at erbâbına çok alâka gösterdi. Onları İstanbul’a dâvet etti.

O yıl Selîm Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için kışı, Azerbaycan’daki Karabağ’da geçirdi.

İstanbul’dan Tebrîz’e kadar 2500 kilometrelik bir mesâfeyi, birçok ikmâl zorlukları ile ve yaya olarak aşıp parlak bir zafer kazanmak, târihte eşine çok az rastlanan hâdiselerdendir. Dolayısıyla bu, «Bir kutba gönüller bir olmalı» şuûru içinde tevhîd-i ümmet gayretinin bir bereketi olmuştur.

Yine bu bereket cümlesindendir ki, Güneydoğu Anadolu’da bir aşîret reîsi olan İdris-i Bitlisî Hazretleri, Yavuz’un İslâm birliği hamlesine destek çıkarak topraklarını Osmanlı’ya ilhâk etti.

İdris-i Bitlisî Hazretleri’nin bu husûsdaki gayretleri, her türlü takdîrin fevkindedir. Nitekim Yavuz, aslen Kürt olan bu zâta son derece hürmet göstermiş ve her vesile ile ona olan ziyâde muhabbetini izhâr etmiştir. Öyle ki, tebcîl edici yüksek hitablarla taltîflerinin yanında, ona münâsip gördüğü kimselere beylik vermesine müsâade babında doldurulmamış hatt-ı hümâyunlar bahşederek sonsuz emniyet ve itimadını da sergilemiştir. Zîrâ Bitlisli İdrîs Hazretleri, buna ziyâdesiyle lâyıktı. Her türlü müsâadeye rağmen yine de hatt-ı hümâyunları Pâdişâh’ın izni olmadan doldurmayan İdrîs Hazretleri, Safevîler’in doğu illeri ve halkları üzerindeki emellerini boşa çıkartarak ümmet birliğini te’mîn edici büyük faâliyetlerin mîmârı olmuştur. Ahâlîyi Osmanlı’ya bağlama husûsundaki muvaffakiyetlerine ilâveten, içinde Şah İsmâîl’in maiyyet askerlerinin de bulunduğu Safevî ordusunu da kesin bir mağlûbiyete uğratmıştır.

İslâm birliği yolunda ilerleyen Yavuz Sultan Selîm Han, Şam’a girince, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin bir kerâmeti zuhûr etti. O sağlığında:

“Sîn, şın’a girince benim kabrim bulunacaktır.” buyurmuştu.

Nitekim, Selîm Han’ın Şam’a girişi ile, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin kabr-i şerîfi keşfedildi.

Birgün Yavuz Selîm Han, sırdaşı Hasan Can’ı, huzûruna çağırttı. Sohbet esnâsında ona:

“–Anlat bakayım Hasan, bu gece nasıl bir rü’yâ gördün?” diye sordu.

Hasan Can, anlatmağa değer bir rü’yâ görmediğini söyleyince Yavuz:

“–İnsan bütün bir gece uyur da hiç rü’yâ görmez mi? Herhalde bir rü’yâ görmüşsündür..” diye ısrar etti.

Birşey hatırlayamayan Hasan Can, mahcûb oldu. Daha sonra bir vesile ile rü’yâyı Kapıağası Hasan Ağa’nın gördüğünü öğrendi ve kendisine anlattırdı. Ağa şöyle dedi:

“–Bu gece Harem dâiresi nûr yüzlü kimselerle doldu. Sultanın kapısı önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zâtın elinde Sultanımız’ın sancağı vardı. O zât bana dedi ki:

«–Biz neye geldik, bilir misin?»

Ben de:

«–Buyurun!» dedim.

Bunun üzerine:

«–Şu gördüğün mübârek kişiler, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbıdır. Hepimizi Rasûl-i Ekrem Efendimiz gönderip Sultan Selîm Han’a selâm söyledi ve buyurdu ki: “Harameyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin!..”

Bu gördüğün dört kimsenin birisi Ebû Bekr-i Sıddîk, diğeri Ömeru’l-Fârûk, bir diğeri de Osmân-ı Zinnûreyn’dir. Ben de, Alî bin Ebî Tâlib’im. Bunu var Sultan Selîm Han’a müjdele!..» dedi ve âniden hep birlikte gâib oldular.”

Hasan Can, Hasan Ağa’nın rü’yâsını Sultan’a aynen nakletti. Pâdişâhın mübârek yüzü kızardı ve gözlerinden sevinç yaşları boşanarak:

“–Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa me’mûr olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdâdımızdan her biri evliyâlıkdan nasîbini almışlardır. Her birinin nice kerâmetleri vardır…” dedi.

Meğer ki Sultan da, o gece aynı rü’yâyı görmüş!

Bu mânevî işâretlerle takviye edilen Yavuz:

“–Hasan Ağa da dîvânda bulunsun! Tez Mısır seferi hazırlıklarına başlansın!” dedi ve 1516’da Mısır seferine çıktı.

Yavuz, Mısır Memlükleri’nden, daha önce İran’a yardım etmeyeceklerine dâir ahid almıştı. Onlar, bu ahdi nakzettiklerinden üzerlerine yürüdü. Memlûk ordusu ile Mercidabık Ovası’nda karşılaştı. Onları, kesin bir şekilde mağlûb etti.

Ancak, bu zaferin ikmâli için Mısır’a ulaşması stratejik bir zarûretti. Bunun içinse korkunç Sînâ Çölü’nü geçmek gerekiyordu. O, bu güç işi, hiçbir zâyiat vermeden, herhangi bir ikmâl güçlüğü çekmeden onüç günde başardı. Büyük bir askerî dehâ sayılan Napolyon bile, Yavuz’dan üçyüz yıl sonra bu işi başaramamış ve Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardır. Birinci Cihân Harbi’nde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bile bu çölün, ancak onbir günde geçilebilmiş olması düşünülürse, Yavuz’un yaptığı işin azameti daha iyi anlaşılır.

Paşalar ve askerde bu çölün nasıl geçilebileceğine dâir büyük tereddüdler vardı. Bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyârı idi. Artı 50 ile, eksi 20 arasında değişen bir iklîme sahipdi. O sanki kumdan bir denizdi.

Lâkin Yavuz’un azmi ve kat’î kararı ile çöle girildi. Bir müddet sonra Yavuz, atından indi, yürümeye başladı. Askerî erkân, hayret ve dehşet içinde idi. «Atların bile kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde Sultan, niye atından indi, yürümeye başladı?» diye fısıltılar başladı.

Bu dehşet içinde askerî erkân da, atlarından inip yürümeye başladı. Paşalar, Yavuz Han’ın can-ciğer arkadaşı Hasan Can’a:

“–Ne olur Hünkâr’a sor. Bu acep ne işdir?” dediler.

Hasan Can, Yavuz’a merakla, bu hâlin neyin nesi olduğunu sorunca, Yavuz:

“–Hasan görmüyor musun; önümüzde Allâh’ın Rasûlü Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz yürüyor?!. O Âlemler Sultanı yaya yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz?..” dedi.

Yavuz’un aşağıdaki şiiri de, O’nun, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e karşı olan hürmet ve muhabbetini ne güzel ifâde eder:

Ey kerem kânı Rasûl-i Kibriyâ

Kemterindir bu Selîm-i pür-hatâ

Dergehinden ilticâ eyler atâ

El-meded vey ma’den-i nûr-i Hudâ

İşte bu büyük muhabbet ve hürmetin bir bereketidir ki, Yavuz ve ordusu, girmiş oldukları korkunç Sînâ Çölü’nü, bir bulutun altında, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetleri ile onüç günde geçtiler. Mısır’ı fethettiler.

Yavuz, 22 Ocak 1517’de Memlükleri, Ridâniye’de tekrar mağlûb etti ve bu sûretle Mısır kat’î olarak fethedilmiş oldu.

Koca Sultan, Memlük sultanının cenâzesini bizzat omuzlarında taşımak fazîletini gösterdi.

Mısır’a girmekle iş bitmedi. Memlûk askerleri, dehşet saçan sokak muhârebeleri ile mukavemet ediyorlardı. Memlük fedâîleri, kendilerine Yavuz’u hedef seçmiş bulunuyorlardı. «Yavuz’u öldürür isek, harbi kazanırız..» inancı içinde idiler. Bunu duyan Sinan Paşa, durumu Yavuz’a arz etti. Yavuz’un elbiselerini giydi. Fedâîleri kendi üzerine çekti. Yavuz, arkadan yetişip, fedâîleri bertaraf edinceye kadar Sinan Paşa şehîd oldu.

Yavuz, Mısır’a girerken, çok mahzûn idi:

“–Mısır’ı aldık, lâkin Sinan Paşa’yı kaybettik!..” diyordu. Bu sözleri ile, âlim bir mücâhidin kaybını, bir Mısır fethine denk görüyordu.

Yahyâ Kemâl, bu hicrânı şu şekilde ifâde eder:

On Mısr’a bir Sinan bedel olmazdı ey kazâ

Kudretlü pâdişâhı bu hâl etti telh-kâm

“Ey kazâ! Sinan Paşa gibi âlim bir devlet adamına on tane Mısır ülkesi bile bedel olamazdı. İşte bu durum -Sinan Paşa’nın fedâ edilmesi-, kudretli pâdişâhı çok üzmüştür.”

Târihin her devrinde, dev şahsiyetler, böyle seçkin kadrolarla devleşmişlerdir.

Yavuz Sultan Selîm Han, 15 Şubat 1517’de parlak bir merâsimle Memlûklular’ın sarayına girdi. Devrin vak’anüvisi, halkın Yavuz’u Kâhire’de karşılayışını şu şekilde anlatır:

“Halk, Yavuz’un ihtişâmını seyretmek için sokakları ve pencereleri doldurmuş idi. Yavuz’u çok değişik zannediyorlar, giyiminin ve kavuğunun etrafındakilerden farklı olacağını düşünüyorlardı. Yavuz ise, önde değil, cengâverlerinin ortasında idi. Elbiseleri ve kavuğu, yanındakilerden farklı değildi. Ve önüne bakarak mütevâzî bir şekilde yürüyordu.”

20 Şubat Cum’a günü, Melik Müeyyed Câmii’nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:

«Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hâkimi)» diye bahsetmesi üzerine derhal hatîbe müdâhale ederek;

«–Yok yok! Bilakis hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi!)» diye ağlayan kanlı gözlerle cevap verdi.

Ardından halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn’liğini ifâde etmek için de, sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.

Mısır seferi esnâsında vukû bulan ehemmiyetli hâdiselerden biri de şudur:

Sefer üzre olunduğundan birtakım masraflara hazîneden henüz para ulaştırılamamış ve zengin bir kimseden borç alınmıştı. Daha sonra hazîneden para geldi ve defterdar da alınan bu borcu sahibine takdim etti. Ancak adam, defterdara şöyle bir teklîfte bulundu:

“–Servetim hayli çoktur. Bir oğlumdan başka kimsem de yoktur. Kabûl ederseniz, verdiğim paramı hazîneye bağışlayayım. Buna mukâbil siz de benim oğluma devlet kapısında bir iş verin!..”

Defterdar bu talebi Sultan’a arzedince Yavuz, son derece öfkelendi ve muhâtabına hiddetle haykırdı:

“–Bana getirdiğin şu usûlsüzlük teklîfi dolayısıyla yemîn ederim ki seni de teklîf sahibini de katlettirirdim. Fakat «Sultan Selîm, parasına tama’ ettiği için bezirgânı ve defterdarı öldürttü.» demelerinden çekinirim. Tez bezirgânın parasını iâde edin ve bir daha huzûruma böyle kanuna uygun olmayan şeyler getirmeyin!”

Sultan’ın bu tavrının ardından yapılan tahkîkatta bezirgânın bir yahûdî olduğu tesbît edilmiş ve devlet merkezinden de uzaklaştırılmıştır.

Yavuz Sultan Selîm Han, yapılan hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli bir pâdişâhtı. Ancak bu celâli de, cemâli gibi şerîat dâiresi içinde eriyip yok olmuştu. Bir seferinde hazînedeki ihmâllerinden dolayı vâkî olan sirkat (hırsızlık) sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmelerini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden buna mânî olabilmek için alelacele ve destûrsuz olarak Yavuz’un yanına vardı. Hâdisenin aslını bir de Sultan’dan taleb etti. Yavuz:

“–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur…” şeklinde sert bir cevap verdi.

Bunun üzerine Zenbilli Ali Efendi, aynı sertlikle şu mukâbelede bulundu:

“–Sultanım! Ben size şer’î hükümleri bildirmeye geldim. Zîrâ bizim vazîfemiz sizin âhıretinizi korumaktır…”

Şerîatin kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sâkinleşen Yavuz:

“–Umûmî ahvâlin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sordu.

Zenbilli Ali Efendi:

“–Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur. Suçlarına göre cezâ gerekir..” dedi.

Koca orduları dize getiren Pâdişâh, başını önüne eğdi ve kararını geri aldı. Bundan son derece memnûn olan Zenbilli, tam huzûrdan ayrılıyordu ki tekrar geri döndü. Kendisine merakla bakan Yavuz’a:

“–Sultanım! Birinci talebim, şerîatin teblîği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricâdır…” dedi.

Ardından ekledi:

“–Sultanım! Bu mücrimlerin suçları kendilerine âiddir. Ancak onlar, hapisteyken mâsûm âilelerine kim bakacak? Dolayısıyla sizden ricâm, verilecek cezâ bitene kadar bu mücrimlerin âilelerine nafaka bağlamanızdır.”

Bu ikinci talebi de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilâhî mes’ûliyyetin îcâbını îfâ ediyordu.

Yine buna benzer bir mes’elede Zenbilli Ali Efendi, Sultan’ı îkâz etmişti. Fakat Sultan, verdiği kararda kendisini haklı gördüğünden Şeyhülislâm’a evvelki gibi:

“–Sizin vazîfeniz devlet işlerine karışmak değildir!..” demişti.

Bu tehdîdkâr hitâba karşı Zenbilli Ali Efendi de pervasız bir şekilde:

“–Sultanım! Bunlar âhıret işlerindendir ve bizim müdâhale etmeye hakkımız vardır. Şâyet verdiğiniz yanlış karardan vazgeçmezseniz, rûz-i mahşerdeki şiddetli azâba hazır olunuz!..” dedi.

Şeyhülislâm, bu sözlerinden sonra Sultan’a selâm bile vermeden dönüp gitti.

O sıra sefer üzre olan Yavuz Sultan Selîm Han, hiç kimseden görmediği bu tavır karşısında biraz hiddetlendi ise de, hakîkati anladı ve şeyhülislâmın îkâzını kabûl edip ona göre hareket etti. Üstelik Zenbilli Ali Efendi’ye özür dileyen bir mektup bıraktı.

Yavuz gibi gadaplandığında zaptedilmez bir cengâverin, devlet ve memleket işlerinde hiçbir zaman hatır-gönül dinlemeyen bir cihângîrin, bir ilim ve irfân ehline karşı gösterdiği sabır ve teslîmiyyet, O’nun ulvî ve müstesnâ bir fazîletidir.

Zekî ve güçlü kumandan Yavuz, 10 Eylül 1517’de Kâhire’den İstanbul’a dönerken:

“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” diyerek doyumsuz fetih arzusunu dile getirirken, gerçek bir müslümanın ufkunu ortaya koymuş oluyordu.

Cihangir Pâdişâh, birgün yeryüzünün genişliğini merak etmişti. O’na bir dünyâ haritası getirdiler. Hayret ve istihfafla baktı ve:

“–Bir hükümdar için eh, neyse!.. Ama iki hükümdar için az!” diyerek, haritayı atının ayaklarının altına attı. Ve atını şaha kaldırdı.

Bu manzara, Yavuz’un mağrûrluğunu değil, rûhunda taşıdığı cihâd aşkının haşmetli şahlanışını ifâde eder.. Şâir Yahyâ Kemâl, O’nun bu doyumsuz cihâd meylini:

Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel;

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî!

mısrâları ile ebedîleştirmiştir.

Yavuz, Mısır dönüşünde yolu üzerinde bulunan Şam’a uğrayıp kabrini yaptırdığı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin türbe ve câmiini merâsimle açtı. Türbedâr ise, keşfî bir sunûhât ile sessizce yanındakilere, Sultan Selîm Han’ın artık fazla yaşamayacağını ifâde etti.

Kazandığı büyük muzafferiyetlerle İstanbul’a doğru ilerleyen Yavuz’un ordusu, iki sene, bir ay ve yirmi gün süren bir Mısır seferinin yorgunluğu içindeydi. Bir ara geçtikleri bir bölgedeki susuzluk da bu yorgunluğa eklenince, büyük sıkıntılar yaşandı. Hattâ binekler bile telef olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Yavuz Sultan Selîm Han, bu hâle gönülden muzdarip olarak secde-i Rahmân’a kapandı ve:

“İlâhî! Bana ve askerlerime kolaylık ver! Bizlere lutfunla muâmele eyleyip rahmetini gönder Allâhım!..” diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ kıldı.

Daha o anda gökyüzünü kuşatan rahmet bulutlarından seller gibi yağmur yağmaya başladı. Böylece büyük bir susuzluk ve onun verdiği zararlar, Cenâb-ı Allâh’ın lutfu ile bertaraf edildi.

İlâhî nusret ve rahmete müstağrak Yavuz Sultan Selîm Han ve ordusu, Adana civarında da şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryâsı olmuştu. O sırada Selîm Han, Şeyhülislâm Kemâl Paşazâde ile yanyana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Şeyhülislâm’ın atı ürktü ve ürken atın ayağından sıçrayan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.

Kemâl Paşazâde çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:

“–Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şerefdir. Mübârekdir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!” buyurdu.

Bu hâdise, Yavuz’un âlim ve âriflere gösterdiği hürmet ve tâzimi ne güzel ifâde eder1.

(1. İstanbul İmam-Hatip Mektebi’nde talebelik yıllarımda İstanbul’un geniş yolları açılıyordu. İbn-i Kemâl Paşa’nın mezârının üzerinden mecbûrî yol geçme durumu vardı. Şâhid olduk ki, mezârı bir türlü kaldıramadılar. Yol makinaları devamlı ârıza yaptı. Onları kullananlar sakatlandı, felç oldu. Bu hâl, mühendislere büyük bir ürküntü verdi ve yolu, kabrin etrafından dolaştırdılar.

Şâhid olduk ki Hakk Teâlâ, gerçek zâhir ve bâtın âlimlerinin mezârlarına bile izzet bahşediyor.)

İstanbul’a dönüşte Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürât yapacağını haber aldığından lalası Hasan Can’a:

“Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Müteâkıben, İstanbul’a gelen Mısır ulemâsı ile Osmanlı ulemâsı, Yavuz’un “halîfe” olmasını kararlaştırdılar. Daha sonra halîfe III. Mütevekkil, Ayasofya Câmii’nde minbere çıkarak Yavuz’un hılâfetini îlân etti. Hırkasını çıkararak Yavuz’a giydirdi. Bundan sonra Osmanlı pâdişâhlarına, sultanlık ünvânı ile berâber “halîfe” sıfatı da verildi.

Büyük cengâver Hünkâr, Osmanlı toprağını, bugünkü Türkiye’nin tam beş katı artırarak, 4.182.000 km∑’ye çıkardı. Mısır ve Arabistan yarımadası Osmanlı hâkimiyetine geçti. Hind Okyanusu’na kadar inildi. Kuzey Afrika hâkimiyeti ile Osmanlı hudûdu Atlas Okyanusu’na dayandırıldı. Hicaz ve Ortadoğu ülkeleri Osmanlı hizmetine açıldı. Mübârek ve mukaddes emânetler, İstanbul’a getirilerek İstanbul, şeref ve izzet kazandı. Bunlar, Topkapı Sarayı’nda mahsûs bir hücreye konularak burada yirmi dört saat kesintisiz Kur’ân-ı Kerîm okunması için kırk hâfız tâyin edildi. İlk Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan da Yavuz’un kendisi oldu.

Şunu unutmamak gerekir ki, maddî ve zâhirî azamet ve ihtişâmın temel sâikı, mâneviyât âlemindeki sır ve hikmetlere riâyettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsûr senelik ihtişâmı, asıl mâneviyâta verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır. Osman Gâzî’nin meşhûr bir rivâyete göre, misâfir kaldığı bir evde, odada Kur’ân-ı Kerîm bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması; Yavuz Sultan Selîm Han’ın mukaddes emânetleri böyle büyük bir tâzim ile İstanbul’a getirip, kırk hâfız tâyin ederek onların başında asırlarca sürecek bir sûrette inkıtâsız (kesintisiz) olarak Kur’ân-ı Kerîm okutması, Osmanlı Devleti’nin dillere destân büyüklüğünün temel sâiklerindendir.

Allâh -celle celãlühû-, kendisine, peygamberlerine ve velîlerine hürmet ve tâzimde bulunanları âbâd eylemiş, onların dâhil oldukları topluma dâimâ rahmet indirmiştir.

Silsileler hâlinde gelen büyük zaferler ile mukaddes ve mübârek emânetlere nâil olmanın hazzı ve şükür hissi içinde olan cihangir Sultan Yavuz, Pîrî Paşa ile birgün sohbet ederlerken:

“–Allâh’ın izni ile büyük fütûhâtlarda bulunduk. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn ünvânına kavuştuk. Allâh bize her zaman ve her mekânda zafer lutfetti. Hazînelerimiz lebâleb altın ile doldu. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?” diye sordu.

Pîrî Paşa şöyle cevap verdi:

“–Hâkânım, bu hâl, bu rûh, bu azim ve bu teslîmiyetle bu devlet kolay kolay yıkılmaz! Lâkin torunlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfâtların, ni’metlerin şükrü edâ edilmez, emânetlere sahip olunmaz ve hak tevzî edilmez ise, yıkılır. En çok şu üç şeyden endîşe ederim:

1. Sadrâzamlık makâmı, liyâkatlere göre verilmez, menfaat karşılığı olarak câhil ve ahmakların eline geçerse;

2. Dünyâ malı, kalbleri işgâl eder, rüşvet kapısı açılır, her türlü mel’anet akçe ile gerçekleşir ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse;

3. Devlet adamları, hanımlarının te’siri altında kalır, ve idârede onların da te’siri olmaya başlarsa; bu devlet yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutar.”

Pîrî Paşa’nın bu sözleri üzerine celâdetli Pâdişâh, bir müddet sükûttan sonra:

“Rabbim bizleri böyle bir âkıbete dûçâr olmaktan korusun!..” diye duâ etti.

Sanki Pîrî Paşa, bu ifâdeleri ile bir târih felsefesinin değerlendirmesini yapıyor ve istikbâlde meydana gelecek hallerin işâretlerini veriyordu. Âdetâ, gerileme devrinin fârik sebeplerini îzâh ediyor ve gelecekten haber veriyordu.

Yavuz Sultan Selîm Han devrinin ahlâkî yüceliğini gösteren pek çok vak’a vardır. Mısır’a giderken ordu-yi hümâyûnun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:

“Acabâ askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.” diye düşüncelere daldı.

Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırttı:

“–Ağa fermânımdır; Bütün yeniçeri, sipâhî ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhal huzûruma getirilsin!” diye emretti.

Yeniçeri ağası, derhal harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra Sultan’ın huzûruna gelerek:

“–Sultanım koparılmış hiçbir elma ve meyve izine rastlamadık!..” dedi.

Yavuz, bu habere çok sevindi. Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünceler kalktı. Sonra ellerini açarak:

“Allâh’ım! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin!..” diyerek duâ etti ve ağaya:

“–Şâyet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!..” dedi.

Yavuz’un bu güzel hâli neticesinde ilâhî nusret ve inâyet tecellîleri dâimâ ona yâr olmuştur.

Rivâyete göre Yavuz, Mısır seferinde Konya’nın Çumra ovasından geçerken ordusuna mola verdi. Bu esnâda kendisi de, birkaç kişi ile etrafı dolaşırken bir ihtiyara rastladı. Selâm verdi. Sonra:

“–Uzak yerden geliyorum, karnım aç, yiyeceğin var mı?” diye sordu.

Yaşlı zât, meşgalesine devam ederek ilerideki bir tencereyi gösterdi ve «buyur» dedi.

Bu defa Yavuz:

“–Fakat yalnız değilim. Ardımda kocaman bir ordu vardır.” dedi.

Nûr yüzlü ihtiyar, hiç telaş etmeden:

“–Evlâdım, kaptaki aş hepinize yeter inşâallâh!” dedi.

Gerçekten bütün asker, bu kaptan karnını iyice doyurdu; yine de kaptaki aş bitmedi. Bu hâl karşısında hislenen Yavuz, bu yaşlı zâtın duâsını da alarak yoluna devam etti. Zafer sonrası bu zâta tekrar uğradı ve bir isteği olup olmadığını sordu. Mübârek Allâh dostu, yavaş bir sesle:

“–Sultanım! Bir ikincisi olmadığı için mendilimi verirseniz sevinirim.” dedi.

Yavuz önce şaşırdı. Sonra da muhârebede yaralandığı sırada yarasını bir mendille saran zâtın bu olduğunu anlamakta gecikmedi. Mendili çıkarıp sahibine iâde ederken gözleri nemlenen Yavuz, gönlünün derinliklerinden Cenâb-ı Hakk’a sonsuz ve sayısız nîmetlerinden dolayı şükürler ediyordu.

Bu hâdise, Hakk dostlarının, Yavuz’un samîmiyetine karşı maddî ve mânevî tasarrufta bulunduğunun en bâriz misâllerindendir.

Cengâver Sultan, çok sade bir hayat yaşadı. Az uyuduğu için ekserî geceleri kitap okumakla geçirirdi. Her öğün tek çeşit yemek yerdi. Ağaçtan tabak kullanırdı. Dünyevî lezzetlerden hoşlanmazdı.

Birgün oğlu Süleymân’ı (Kânûnî’yi) çok süslü görünce, nükteli bir şekilde:

“–Oğlum, o kadar süslenmişsin ki, annene giyecek bir şey bırakmamışsın!..” dedi.

Kendisi pek sade giyinirdi. Bunun sebebini soranlara:

“–Süslü ve şa’şaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım?” derdi.

Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecbûriyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzûr-i şâhâneye yüz süreceği haberi geldi. Bunun üzerine vezîrler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirdiler. Yavuz hiç kızmadı ve:

“–Münâsiptir..” dedi.

Elçinin geleceği gün bütün vezirler, yeni esvaplarıyla pâdişâhın huzûruna vardılar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düştüler. Zîrâ Yavuz’un üzerinde yine o eski elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı pencereden vuran gün ışığı altında parıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerinden utanıp şaşkın bir vaziyette kaldılar.

Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:

“–Paşa! Var elçiye sor; bizi nasıl bulmuşlar?” dedi.

Sadrazam, Pâdişâh’ın emrini yerine getirip döndü ve elçinin intibâını nakletti:

“–Sultanım! Venedik elçisi: «O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile…» demektedir.”

Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek:

“–İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan aslâ ayrılamaz ve bizi görmez! Ama Allâh esirgesin, birgün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffâr, bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!…” dedi.

Yavuz, dindâr, mütevâzî ve gurûrdan ârî idi. Kuvvet ve kudretin, Allâh’a mahsûs olduğunu, kendisinin ise, zafer için bir vâsıtadan ibâret bulunduğunu söylerdi. Nefs engelini aşamamanın korku ve endîşesi içinde yaşardı. Teb’asının arasında dolaşır, onların dertlerine yakından muttalî olmaya çalışırdı. Hârikulâde bir dinamizme sahipti. Derin bir târihî bilgisi vardı. O’nun zaferlerinin neticesinin dörtyüz küsûr sene devam etmesi, gerçekleştirdiği işlerin büyüklüğünü göstermeye kâfîdir.

Yavuz’u, o korkunç Sînâ çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevâzî, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhâsebesiyle yönlendiren ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.

Hasan Can’a şu mısra’ları okuyordu:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!..

Böyle diyen Yavuz Sultan Selîm Han, velîlerin huzûruna girdiği zaman büyük bir edeb ve mahviyet gösterir, gerekmezse konuşmaktan bile imtinâ ederdi. Nitekim Şam’da yetişen büyük velîlerden Muhammed Bedahşî Hazretleri’ni ziyâretinde hiç konuşmamış, sadece dinlemiş ve sonra da huzûrundan öylece ayrılmıştı. Beraberinde bulunan devlet ricâli, celâdetli bir pâdişâh olan Yavuz’un bu hâline teaccüple:

“–Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki, bir kelâm bile sarfetmediniz?” diye sormuşlar, Yavuz da cevaben:

“–Büyük evliyâullâhın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması -velev cihân pâdişâhı da olsa- uygun düşmez. Biz sultan isek de, böyle mâneviyat sultanlarının himmetlerine her zaman muhtâcız. Şâyet huzûrunda konuşmam gerekseydi, bunu belli ederler ve söz etmemi te’mîn ederlerdi.” demişti.

Bu büyük zâtın da, Yavuz’a olan teveccühü, Yavuz’unkinden farksızdı. Ölüm döşeğinde bile Şam’ın ileri gelenlerini toplamış ve şu nasîhati yapmıştı:

“–Sultan Selîm Han’a itâatte kusûr etmeyin! O, Allâh katında övülmüş bir pâdişâhdır. O, fetihle vazîfelendirilmiş bir İslâm kılıncıdır.”

Evliyâullâha pek yüksek bir hürmet ve bağlılık gösteren Yavuz Sultan Selîm Han’ın kendisi de hiç şüphesiz babası gibi Allâh’ın has bir kulu idi. O’nun kerâmet mâhiyetinde pek çok davranışlar ortaya koyduğu târihî gerçekler arasındadır. Şöyle ki:

Birgün dîvândan içeri hiddetli bir şekilde girmişti. Elbisesini dahî değiştirmeden bir zaman odada dolandı ve kendisini kızdıran şeyi mırıldanıp durdu. Meğer Ferhat Paşa’nın İskender Çelebi’yi olur olmaz koruyup kayırmasına gazaplanmıştı. Çünkü aralarındaki dostluktan başka şeyler sezinlemişti. Sonunda yüksek sesle şu sözleri sarfetti:

“–Âkıbet görürsün hele Ferhat!. Sen şimdi İskender’i koruyup duruyorsun, ama bu korumaktan ne fayda çıkacağını inşâallâh birbirinize karşı asıldığınız zaman görürsünüz!..”

Aradan seneler geldi geçti ve Kânûnî devrinde bu iki şahıs, Selîm Han’ın dediği gibi karşı karşıya asıldılar.

Yavuz’un vefâtına yakın zamanlar idi. Vezirler elbirliği ile Rodos’a sefer için hazırlıklar yapıp orayı fethetmek niyet ve arzularını Sultan’a bildirdiler. Basîretli ve ileri görüşlü bir pâdişâh olan Yavuz, kazandığı büyük muzafferiyetlere âdetâ gölge düşürmek istemiyormuşçasına sordu:

“–Hisâr fethinde en önemli mühimmât baruttur. Söyleyin kaç aylık erzak ve barutunuz vardır?” dedi.

Vezîrler:

“–Dört buçuk, en fazla beş aylık barutumuz var.” dediler.

Bunun üzerine Sultan Selîm Han:

“–Siz orayı beş ay değil, altı ayda alamazsınız! Yedi ayda da alamazsınız! O kale, Allâh bilir ya, sekiz ya da dokuz ayda ancak alınır. Dolayısıyla elinizdeki hazırlıklarla oraya varılmaz. Benim seferim, artık âhıret seferidir.” dedi.

Sultan’ın bu sözleri, kâmil bir mü’minin firâsetini göstermektedir. Nitekim bir sene sonra vefât eden Yavuz’un ardından Kânûnî zamanında Rodos kuşatıldı ve çetin bir mücâdele neticesinde ancak dokuzuncu ayda fetih müyesser oldu.

1520’de Yavuz Selîm, yeni bir sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının vefât ettiği Uğraş Köyü’ne gelmişti. Orada, sırtında çıkan bir sivilceyi, îkâzlara rağmen:

“–Benim cânım kadınlarınki gibi tatlı değil!.” diyerek kopardı. Kanattı.

Bu hâdiseyi, Yavuz’un nedîmi olan Hasan Can şu şekilde anlatır:

“Sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yaralı bir arslan gibiydi. Aczi, bir türlü kabullenemiyordu. Cengâverlerine taktik ve tâlimâtlarına devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:

«–Hasan Can, ne hâldür?» dedi.

Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna gelmiş, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için gönlümü şimdiden yakan ayrılık hüznüyle:

«–Pâdişâhım artık Allâh Teâlâ ile beraber olmak zamanınız herhalde geldi!» dedim.

Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:

«–Hasan, Hasan!.. Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?.. Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusûr mu müşâhede eyledin?» dedi.

Bu sözler karşısında mahcûb kalarak:

«–Hâşâ Sultanım! Öyle demek istemedim. Sadece içinde bulunduğunuz zamanın diğerlerinden farklı olduğunu beyân için ihtiyâten böyle cür’et edebildim.» dedim.

Koca Sultan, artık bambaşka âlemlere dalmış vaziyette bana son hıtâbı olarak:

«–Hasan! Sûre-i Yâsîn’i oku!» dedi.

Nemli gözlerle tilâvete başladım. «Selâm» âyetine geldiğim zaman muazzez rûhunu Rabbine teslîm etti.”

Şâir Yahyâ Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han’ın âhırete rıhletini (yolculuğunu) şu içli ifâdelerle anlatır:

Birgün çalındı nevbet-i takdîr rıhlete,

Ukbâda yol göründü Hüdâ’dan bu dâvete..

“Birgün takdîr nevbeti, (ebedî) yolculuk için çalındı. Allâh’dan gelen bu dâvete, âhıretteki yol göründü.”

Doldukça doldu gözleri eşk-i firâk ile,

Kudretlü pâdişâh vedâ etti millete..

“(Bunu gören Yavuz Han, Rabbine kavuşacağı için sevindiyse de,) gözleri, (sevdiklerinden kısa bir müddet de olsa) ayrılacağı için doldukça doldu ve o kudretli pâdişâh, millete (böylece) vedâ etti.”

Tevhîd maksadıyla geçirmişti ömrünü,

Ref’ etti armağânını dergâh-ı vahdete..

“Ömrünü i’lâ-yı kelimetullâh yolunda tevhîd maksadıyla geçirmişti. (Nihâyet) armağanını vahdet dergâhına yükseltti.”

…..

Dîdâr-ı Fahr-i Âlem’i görmekti gâyesi,

Gark-ı huşû çıktı huzûr-i risâlete..

“Gâyesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mübârek nûrlu yüzünü seyretmek olduğu için büyük bir huşû ve edebe gark olarak O’nun huzûruna çıktı.”

Rahmetullâhi Aleyh!..

Sekiz senelik saltanâtı boyunca kazandığı muazzam zaferler, dünyâya âid şânlar, şerefler, fânîlerin iltifâtları, kendisini sekre sürükleyip mağlûb edemedi.

620 sene içindeki sekiz senelik Yavuz devri; vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanına benzetilir.

Kânûnî’nin başarılarının sırrını babasının kendisine bıraktığı, kolay kolay sarsılmaz kuvvetli maddî ve mânevî mîrâsın içinde aramak lâzımdır.

Yâ Rabb! Bizleri, Yavuz Sultan Selîm Han gibi bir taraftan cihâd yolunda cevval bir cengâver, diğer taraftan yüce huzûrunda gözü yaşlı şükreden bir mü’min, ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir dervîş eyle!..

Âmîn!..Dokuzuncu Osmanlı pâdişâhıdır.

Daha şehzâdeliğinde, kendisine devrin en seçkin âlimleri tarafından dîn ve fen ilimleri ikmâl ettirilmiştir.

İdâreciliğe Trabzon vâliliği ile başlamış, devlet hayatının bu ilk safhasında bile müslümanlara hayranlık ve rahatlık; düşmanlara ise, müheykel endâmı ve müthiş irâdesi ile korku ve dehşet vermiştir. Daha o esnâda Gürcüler üzerine üç sefer yapmış, fethettiği yerlerdeki bütün Gürcüler’in hidâyetine vesîle olmuştur.

Yavuz, Trabzon’un İran’a yakınlığı sebebiyle Şâh İsmâil’in ümmet hakkındaki menfûr emellerini çok iyi biliyordu. Ona karşı köklü ve müessir tedbirler almanın mecbûriyetini daha şehzâdeliğinde kavramıştı. Fakat Şah İsmâil’le mücâdelenin -kendisi için- şehzâdelik sıfat ve salâhiyetleri ile mümkün olmayacağını düşünerek bir an önce Osmanlı tahtına geçmek ihtiyacını hissetmişti.

Bu sebeple kardeşleri Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkut’u bertaraf ederek 1512’de Osmanlı Sultanı oldu.

O’nun, tahta dâvet edilip İstanbul’a geldiğinde yeniçeri ocağının ileri gelenleri ve devlet ricâline pâdişâh olmadan az evvel yaptığı şu konuşması, gönlündeki gerçek niyeti, fedâkârlık ve çileye tâlib oluşu ne güzel aksettirir:

“Ben pâdişâh olursam, İslâm birliği yolunda ciddiyetle yürüyeceğim; hattâ Mevlâ ruhsat verirse, Hind ve Tûran’a gideceğim ve doğuda da batıda da i’lâ-yı kelimetullâha çalışacağım. Zâlimlere, evlâdım olsa dahî merhamet etmeyeceğim. Zamanımda rahatlık olmayacak, ahâlîye tasallut edilmeyecektir. İşte benim hâlim!.. Biraderim ise, rahatı sever ve yumuşak bir tabîatı vardır. Eğer seferden korkmaz ve çileye tâlib olursanız, bana bey’at ediniz! Aksi halde sultanlık için kardeşim Şehzâde Ahmed’i tercîh ediniz ki, onun zamanında rahat ve safânızla meşgul olursunuz!..”

Yavuz, mâlûm ve meşhûr celâdetine rağmen, aynı zamanda çok hassas ve ince rûhlu bir insandı. Devletin bekâsı için bertaraf etmeye mecbûr kaldığı kardeşi Korkut’un tabutunun altına girmiş ve:

“Ey kardeşim! Ne sen böyle yapsa idin, ne de ben böyle yapmak mecbûriyetinde kalsaydım!..” diyerek ağlamıştır.

Şehzâde Korkut’un Piyâle adındaki sâdık adamına:

“–Seni, büyük bir fazîlet olan sadâkatin sebebiyle, afvediyorum! Bu sadâkatinin mükâfâtı olarak da seni istediğin makâma tâyin edeyim. İstersen vezirim ol!” teklifinde bulundu.

O da teşekkür etti ve sadâkatini katmerliyerek:

“–Sultanım, bundan sonra benim vazîfem Şehzâde Korkut’un türbedârı olmaktır!..” dedi.

Bu tablo, halktan sultana kadar bütün bir milletin ahlâkî seviyesini göstermeye kâfîdir!.

Yavuz, babasını, yılda iki milyon akçe tahsîsâtla Gümülcine’ye büyük bir hürmet göstererek yolcu etti. O’nu faytona bindirdi. Kendisi de yanında yürüyerek II. Bâyezîd Han’ı uğurladı. Vefât edince de, nâşını İstanbul’a getirtip, Bâyezîd Câmî’nin önüne bir türbe yaptırarak oraya defnettirdi.

Altıyüzyirmi senelik muhteşem Osmanlı İmparatorluğu’nun Yavuz Sultan Selîm Han’a âid olan kısmı, sadece sekiz seneciktir. O’nun bu kadar kısa bir zaman içinde elde ettiği muazzam muvaffakıyetleri havsalaya sığdırmak, -âdetâ- imkânsızdır. Gerçekten târihî hâdiselerin sır ve hikmetlerini araştıran “târih felsefesi” ile uğraşanlar, Sultan Selîm Han’ın millî târihimize bahşettiği maddî ve mânevî başarıları îzâhdan bugüne kadar âciz kalmışlardır.

2500 kilometrelik bir mesâfeyi; dağ, bayır, çöl ve ormanlar aşarak katetmiş ve zamanının en kuvvetli devletlerinden biri olan Safevîler’in muazzam ordusunu perîşân etmiştir. Mısır seferinde ise, o güne kadar geçilemez sanılan korkunç “Sînâ Çölü”nü aşmasının maddî imkânlarla bir îzâhı yoktur.

Hılâfet Müessesesi, O’nunla yeniden izzet kazanmış ve müessir bir hâle gelmiş, mukaddes emânetler lâyık oldukları kudsiyete O’nunla ulaşmıştır. Cihângir dedesi Sultan Fâtih, bu cengâver torununun madde ve mânâdaki üstünlüğünü çok evvelden keşfetmiş ve O’na “Yavuz” adını vermiştir.

Târih, emsâlsiz bir cengâver hâkan portresini altın sahîfelerine O’nunla resmetmiştir.

O, -bütün hayatı boyunca- çâresizlik ve aczi kabullenmeyip her çârenin Allâh -celle celâlühû-’ya dayanmak sûretiyle bulunabileceğine inanarak çâresizlikleri çârelendirmiştir.

Yavuz Sultan Selîm Han, tahta geçer geçmez, sür’atle icrâata başladı. O sıralarda Azerbaycan, Irak ve İran’ı eline geçirmiş olan Şâh İsmâil, Anadolu’yu tehdid eder bir duruma gelmişti. Şiiliği vesile ittihâz ederek devamlı fitne çıkartıyor, müslümanların ittihâdını sarsıyordu!.

Yavuz Sultan Selîm, topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmâil’in tehlikeli faâliyetlerini uzun uzun îzâh etti.

Dîvân, çetin müzâkerelerden sonra, İbn-i Kemâl Paşa’nın fetvâsı ile İran’a sefer kararı aldı.

Yavuz, 20 Nisan 1514’de Üsküdar tarafına geçerek ordu-yi hümâyûn ile İran seferine çıktı. Şâh İsmâil, yiğitlik muktezâsı olarak er meydanına dâvet edildi. O ise, dâimâ kaçtı.

Safevî topraklarına girildi. Şâh İsmâil, devamlı geriye doğru kaçıyordu. Nihâyet asker, bu uzun ve yorucu yolculuktan usandı. İkmâl de, azalmaya başlamıştı. Bunun üzerine orduda birçok kimse:

“Şâh İsmâil kaçtı. Bu bile zaferdir. Artık geriye dönelim..” deyip, isyân çıkarmağa başladı.

Hattâ bunlar, Yavuz Sultan Selîm Han’ın çadırına ok atacak kadar ileri gittiler.

Bunun üzerine Yavuz’un, çadırından çıkarak isyancı askerlere karşı îrâd ettiği nutuk, harp târihinin şaheserlerindendir.

Yavuz bu nutukta:

«Henüz hedefe varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihâd için yapılan bu seferden, ancak kadınlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın ardınca gelmesini isteyip, tek başına dahi olsa savaşacağını…» gür sesi ile ifâde ederek:

“İsteyenler, karılarının yanına dönüp entarilerini giyebilirler! Ben düşmana karşı tek başıma da gidebilirim!.” dedi ve atını mahmuzladı.

Yavuz, şehzâdeliğinden beri kefenini boynunda gezdiren bir cengâverdi. O anda binlerce ok ile şehîd olabilirdi. O’nun tevekkül, teslîmiyyet ve her çârenin Allâh -celle celâlühû- olduğunu idrâk etmesi, bir anda hâdisenin seyrini değiştirdi. Yavuz’un yüreğinden boşalan bu nutuk, askerin gönlünü bir çağlayan gibi coşturdu. Çaldıran Ovası’na doğru yeniden tâze bir azim ve müthiş bir hamle gücü ile varıldı. Şâh İsmâil perîşân bir şekilde mağlûb oldu. Karısını ve tahtını harp meydanında bırakarak kaçtı.

Zaferden sonra Selîm Han Tebriz’e girdi. Dört halîfeyi zikrederek kendi adına hutbe okuttu. Tebriz’deki ilim ve san’at erbâbına çok alâka gösterdi. Onları İstanbul’a dâvet etti.

O yıl Selîm Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için kışı, Azerbaycan’daki Karabağ’da geçirdi.

İstanbul’dan Tebrîz’e kadar 2500 kilometrelik bir mesâfeyi, birçok ikmâl zorlukları ile ve yaya olarak aşıp parlak bir zafer kazanmak, târihte eşine çok az rastlanan hâdiselerdendir. Dolayısıyla bu, «Bir kutba gönüller bir olmalı» şuûru içinde tevhîd-i ümmet gayretinin bir bereketi olmuştur.

Yine bu bereket cümlesindendir ki, Güneydoğu Anadolu’da bir aşîret reîsi olan İdris-i Bitlisî Hazretleri, Yavuz’un İslâm birliği hamlesine destek çıkarak topraklarını Osmanlı’ya ilhâk etti.

İdris-i Bitlisî Hazretleri’nin bu husûsdaki gayretleri, her türlü takdîrin fevkindedir. Nitekim Yavuz, aslen Kürt olan bu zâta son derece hürmet göstermiş ve her vesile ile ona olan ziyâde muhabbetini izhâr etmiştir. Öyle ki, tebcîl edici yüksek hitablarla taltîflerinin yanında, ona münâsip gördüğü kimselere beylik vermesine müsâade babında doldurulmamış hatt-ı hümâyunlar bahşederek sonsuz emniyet ve itimadını da sergilemiştir. Zîrâ Bitlisli İdrîs Hazretleri, buna ziyâdesiyle lâyıktı. Her türlü müsâadeye rağmen yine de hatt-ı hümâyunları Pâdişâh’ın izni olmadan doldurmayan İdrîs Hazretleri, Safevîler’in doğu illeri ve halkları üzerindeki emellerini boşa çıkartarak ümmet birliğini te’mîn edici büyük faâliyetlerin mîmârı olmuştur. Ahâlîyi Osmanlı’ya bağlama husûsundaki muvaffakiyetlerine ilâveten, içinde Şah İsmâîl’in maiyyet askerlerinin de bulunduğu Safevî ordusunu da kesin bir mağlûbiyete uğratmıştır.

İslâm birliği yolunda ilerleyen Yavuz Sultan Selîm Han, Şam’a girince, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin bir kerâmeti zuhûr etti. O sağlığında:

“Sîn, şın’a girince benim kabrim bulunacaktır.” buyurmuştu.

Nitekim, Selîm Han’ın Şam’a girişi ile, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin kabr-i şerîfi keşfedildi.

Birgün Yavuz Selîm Han, sırdaşı Hasan Can’ı, huzûruna çağırttı. Sohbet esnâsında ona:

“–Anlat bakayım Hasan, bu gece nasıl bir rü’yâ gördün?” diye sordu.

Hasan Can, anlatmağa değer bir rü’yâ görmediğini söyleyince Yavuz:

“–İnsan bütün bir gece uyur da hiç rü’yâ görmez mi? Herhalde bir rü’yâ görmüşsündür..” diye ısrar etti.

Birşey hatırlayamayan Hasan Can, mahcûb oldu. Daha sonra bir vesile ile rü’yâyı Kapıağası Hasan Ağa’nın gördüğünü öğrendi ve kendisine anlattırdı. Ağa şöyle dedi:

“–Bu gece Harem dâiresi nûr yüzlü kimselerle doldu. Sultanın kapısı önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zâtın elinde Sultanımız’ın sancağı vardı. O zât bana dedi ki:

«–Biz neye geldik, bilir misin?»

Ben de:

«–Buyurun!» dedim.

Bunun üzerine:

«–Şu gördüğün mübârek kişiler, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbıdır. Hepimizi Rasûl-i Ekrem Efendimiz gönderip Sultan Selîm Han’a selâm söyledi ve buyurdu ki: “Harameyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin!..”

Bu gördüğün dört kimsenin birisi Ebû Bekr-i Sıddîk, diğeri Ömeru’l-Fârûk, bir diğeri de Osmân-ı Zinnûreyn’dir. Ben de, Alî bin Ebî Tâlib’im. Bunu var Sultan Selîm Han’a müjdele!..» dedi ve âniden hep birlikte gâib oldular.”

Hasan Can, Hasan Ağa’nın rü’yâsını Sultan’a aynen nakletti. Pâdişâhın mübârek yüzü kızardı ve gözlerinden sevinç yaşları boşanarak:

“–Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa me’mûr olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdâdımızdan her biri evliyâlıkdan nasîbini almışlardır. Her birinin nice kerâmetleri vardır…” dedi.

Meğer ki Sultan da, o gece aynı rü’yâyı görmüş!

Bu mânevî işâretlerle takviye edilen Yavuz:

“–Hasan Ağa da dîvânda bulunsun! Tez Mısır seferi hazırlıklarına başlansın!” dedi ve 1516’da Mısır seferine çıktı.

Yavuz, Mısır Memlükleri’nden, daha önce İran’a yardım etmeyeceklerine dâir ahid almıştı. Onlar, bu ahdi nakzettiklerinden üzerlerine yürüdü. Memlûk ordusu ile Mercidabık Ovası’nda karşılaştı. Onları, kesin bir şekilde mağlûb etti.

Ancak, bu zaferin ikmâli için Mısır’a ulaşması stratejik bir zarûretti. Bunun içinse korkunç Sînâ Çölü’nü geçmek gerekiyordu. O, bu güç işi, hiçbir zâyiat vermeden, herhangi bir ikmâl güçlüğü çekmeden onüç günde başardı. Büyük bir askerî dehâ sayılan Napolyon bile, Yavuz’dan üçyüz yıl sonra bu işi başaramamış ve Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardır. Birinci Cihân Harbi’nde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bile bu çölün, ancak onbir günde geçilebilmiş olması düşünülürse, Yavuz’un yaptığı işin azameti daha iyi anlaşılır.

Paşalar ve askerde bu çölün nasıl geçilebileceğine dâir büyük tereddüdler vardı. Bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyârı idi. Artı 50 ile, eksi 20 arasında değişen bir iklîme sahipdi. O sanki kumdan bir denizdi.

Lâkin Yavuz’un azmi ve kat’î kararı ile çöle girildi. Bir müddet sonra Yavuz, atından indi, yürümeye başladı. Askerî erkân, hayret ve dehşet içinde idi. «Atların bile kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde Sultan, niye atından indi, yürümeye başladı?» diye fısıltılar başladı.

Bu dehşet içinde askerî erkân da, atlarından inip yürümeye başladı. Paşalar, Yavuz Han’ın can-ciğer arkadaşı Hasan Can’a:

“–Ne olur Hünkâr’a sor. Bu acep ne işdir?” dediler.

Hasan Can, Yavuz’a merakla, bu hâlin neyin nesi olduğunu sorunca, Yavuz:

“–Hasan görmüyor musun; önümüzde Allâh’ın Rasûlü Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz yürüyor?!. O Âlemler Sultanı yaya yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz?..” dedi.

Yavuz’un aşağıdaki şiiri de, O’nun, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e karşı olan hürmet ve muhabbetini ne güzel ifâde eder:

Ey kerem kânı Rasûl-i Kibriyâ

Kemterindir bu Selîm-i pür-hatâ

Dergehinden ilticâ eyler atâ

El-meded vey ma’den-i nûr-i Hudâ

İşte bu büyük muhabbet ve hürmetin bir bereketidir ki, Yavuz ve ordusu, girmiş oldukları korkunç Sînâ Çölü’nü, bir bulutun altında, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetleri ile onüç günde geçtiler. Mısır’ı fethettiler.

Yavuz, 22 Ocak 1517’de Memlükleri, Ridâniye’de tekrar mağlûb etti ve bu sûretle Mısır kat’î olarak fethedilmiş oldu.

Koca Sultan, Memlük sultanının cenâzesini bizzat omuzlarında taşımak fazîletini gösterdi.

Mısır’a girmekle iş bitmedi. Memlûk askerleri, dehşet saçan sokak muhârebeleri ile mukavemet ediyorlardı. Memlük fedâîleri, kendilerine Yavuz’u hedef seçmiş bulunuyorlardı. «Yavuz’u öldürür isek, harbi kazanırız..» inancı içinde idiler. Bunu duyan Sinan Paşa, durumu Yavuz’a arz etti. Yavuz’un elbiselerini giydi. Fedâîleri kendi üzerine çekti. Yavuz, arkadan yetişip, fedâîleri bertaraf edinceye kadar Sinan Paşa şehîd oldu.

Yavuz, Mısır’a girerken, çok mahzûn idi:

“–Mısır’ı aldık, lâkin Sinan Paşa’yı kaybettik!..” diyordu. Bu sözleri ile, âlim bir mücâhidin kaybını, bir Mısır fethine denk görüyordu.

Yahyâ Kemâl, bu hicrânı şu şekilde ifâde eder:

On Mısr’a bir Sinan bedel olmazdı ey kazâ

Kudretlü pâdişâhı bu hâl etti telh-kâm

“Ey kazâ! Sinan Paşa gibi âlim bir devlet adamına on tane Mısır ülkesi bile bedel olamazdı. İşte bu durum -Sinan Paşa’nın fedâ edilmesi-, kudretli pâdişâhı çok üzmüştür.”

Târihin her devrinde, dev şahsiyetler, böyle seçkin kadrolarla devleşmişlerdir.

Yavuz Sultan Selîm Han, 15 Şubat 1517’de parlak bir merâsimle Memlûklular’ın sarayına girdi. Devrin vak’anüvisi, halkın Yavuz’u Kâhire’de karşılayışını şu şekilde anlatır:

“Halk, Yavuz’un ihtişâmını seyretmek için sokakları ve pencereleri doldurmuş idi. Yavuz’u çok değişik zannediyorlar, giyiminin ve kavuğunun etrafındakilerden farklı olacağını düşünüyorlardı. Yavuz ise, önde değil, cengâverlerinin ortasında idi. Elbiseleri ve kavuğu, yanındakilerden farklı değildi. Ve önüne bakarak mütevâzî bir şekilde yürüyordu.”

20 Şubat Cum’a günü, Melik Müeyyed Câmii’nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:

«Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hâkimi)» diye bahsetmesi üzerine derhal hatîbe müdâhale ederek;

«–Yok yok! Bilakis hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi!)» diye ağlayan kanlı gözlerle cevap verdi.

Ardından halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn’liğini ifâde etmek için de, sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.

Mısır seferi esnâsında vukû bulan ehemmiyetli hâdiselerden biri de şudur:

Sefer üzre olunduğundan birtakım masraflara hazîneden henüz para ulaştırılamamış ve zengin bir kimseden borç alınmıştı. Daha sonra hazîneden para geldi ve defterdar da alınan bu borcu sahibine takdim etti. Ancak adam, defterdara şöyle bir teklîfte bulundu:

“–Servetim hayli çoktur. Bir oğlumdan başka kimsem de yoktur. Kabûl ederseniz, verdiğim paramı hazîneye bağışlayayım. Buna mukâbil siz de benim oğluma devlet kapısında bir iş verin!..”

Defterdar bu talebi Sultan’a arzedince Yavuz, son derece öfkelendi ve muhâtabına hiddetle haykırdı:

“–Bana getirdiğin şu usûlsüzlük teklîfi dolayısıyla yemîn ederim ki seni de teklîf sahibini de katlettirirdim. Fakat «Sultan Selîm, parasına tama’ ettiği için bezirgânı ve defterdarı öldürttü.» demelerinden çekinirim. Tez bezirgânın parasını iâde edin ve bir daha huzûruma böyle kanuna uygun olmayan şeyler getirmeyin!”

Sultan’ın bu tavrının ardından yapılan tahkîkatta bezirgânın bir yahûdî olduğu tesbît edilmiş ve devlet merkezinden de uzaklaştırılmıştır.

Yavuz Sultan Selîm Han, yapılan hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli bir pâdişâhtı. Ancak bu celâli de, cemâli gibi şerîat dâiresi içinde eriyip yok olmuştu. Bir seferinde hazînedeki ihmâllerinden dolayı vâkî olan sirkat (hırsızlık) sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmelerini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden buna mânî olabilmek için alelacele ve destûrsuz olarak Yavuz’un yanına vardı. Hâdisenin aslını bir de Sultan’dan taleb etti. Yavuz:

“–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur…” şeklinde sert bir cevap verdi.

Bunun üzerine Zenbilli Ali Efendi, aynı sertlikle şu mukâbelede bulundu:

“–Sultanım! Ben size şer’î hükümleri bildirmeye geldim. Zîrâ bizim vazîfemiz sizin âhıretinizi korumaktır…”

Şerîatin kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sâkinleşen Yavuz:

“–Umûmî ahvâlin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sordu.

Zenbilli Ali Efendi:

“–Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur. Suçlarına göre cezâ gerekir..” dedi.

Koca orduları dize getiren Pâdişâh, başını önüne eğdi ve kararını geri aldı. Bundan son derece memnûn olan Zenbilli, tam huzûrdan ayrılıyordu ki tekrar geri döndü. Kendisine merakla bakan Yavuz’a:

“–Sultanım! Birinci talebim, şerîatin teblîği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricâdır…” dedi.

Ardından ekledi:

“–Sultanım! Bu mücrimlerin suçları kendilerine âiddir. Ancak onlar, hapisteyken mâsûm âilelerine kim bakacak? Dolayısıyla sizden ricâm, verilecek cezâ bitene kadar bu mücrimlerin âilelerine nafaka bağlamanızdır.”

Bu ikinci talebi de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilâhî mes’ûliyyetin îcâbını îfâ ediyordu.

Yine buna benzer bir mes’elede Zenbilli Ali Efendi, Sultan’ı îkâz etmişti. Fakat Sultan, verdiği kararda kendisini haklı gördüğünden Şeyhülislâm’a evvelki gibi:

“–Sizin vazîfeniz devlet işlerine karışmak değildir!..” demişti.

Bu tehdîdkâr hitâba karşı Zenbilli Ali Efendi de pervasız bir şekilde:

“–Sultanım! Bunlar âhıret işlerindendir ve bizim müdâhale etmeye hakkımız vardır. Şâyet verdiğiniz yanlış karardan vazgeçmezseniz, rûz-i mahşerdeki şiddetli azâba hazır olunuz!..” dedi.

Şeyhülislâm, bu sözlerinden sonra Sultan’a selâm bile vermeden dönüp gitti.

O sıra sefer üzre olan Yavuz Sultan Selîm Han, hiç kimseden görmediği bu tavır karşısında biraz hiddetlendi ise de, hakîkati anladı ve şeyhülislâmın îkâzını kabûl edip ona göre hareket etti. Üstelik Zenbilli Ali Efendi’ye özür dileyen bir mektup bıraktı.

Yavuz gibi gadaplandığında zaptedilmez bir cengâverin, devlet ve memleket işlerinde hiçbir zaman hatır-gönül dinlemeyen bir cihângîrin, bir ilim ve irfân ehline karşı gösterdiği sabır ve teslîmiyyet, O’nun ulvî ve müstesnâ bir fazîletidir.

Zekî ve güçlü kumandan Yavuz, 10 Eylül 1517’de Kâhire’den İstanbul’a dönerken:

“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” diyerek doyumsuz fetih arzusunu dile getirirken, gerçek bir müslümanın ufkunu ortaya koymuş oluyordu.

Cihangir Pâdişâh, birgün yeryüzünün genişliğini merak etmişti. O’na bir dünyâ haritası getirdiler. Hayret ve istihfafla baktı ve:

“–Bir hükümdar için eh, neyse!.. Ama iki hükümdar için az!” diyerek, haritayı atının ayaklarının altına attı. Ve atını şaha kaldırdı.

Bu manzara, Yavuz’un mağrûrluğunu değil, rûhunda taşıdığı cihâd aşkının haşmetli şahlanışını ifâde eder.. Şâir Yahyâ Kemâl, O’nun bu doyumsuz cihâd meylini:

Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel;

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî!

mısrâları ile ebedîleştirmiştir.

Yavuz, Mısır dönüşünde yolu üzerinde bulunan Şam’a uğrayıp kabrini yaptırdığı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin türbe ve câmiini merâsimle açtı. Türbedâr ise, keşfî bir sunûhât ile sessizce yanındakilere, Sultan Selîm Han’ın artık fazla yaşamayacağını ifâde etti.

Kazandığı büyük muzafferiyetlerle İstanbul’a doğru ilerleyen Yavuz’un ordusu, iki sene, bir ay ve yirmi gün süren bir Mısır seferinin yorgunluğu içindeydi. Bir ara geçtikleri bir bölgedeki susuzluk da bu yorgunluğa eklenince, büyük sıkıntılar yaşandı. Hattâ binekler bile telef olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Yavuz Sultan Selîm Han, bu hâle gönülden muzdarip olarak secde-i Rahmân’a kapandı ve:

“İlâhî! Bana ve askerlerime kolaylık ver! Bizlere lutfunla muâmele eyleyip rahmetini gönder Allâhım!..” diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ kıldı.

Daha o anda gökyüzünü kuşatan rahmet bulutlarından seller gibi yağmur yağmaya başladı. Böylece büyük bir susuzluk ve onun verdiği zararlar, Cenâb-ı Allâh’ın lutfu ile bertaraf edildi.

İlâhî nusret ve rahmete müstağrak Yavuz Sultan Selîm Han ve ordusu, Adana civarında da şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryâsı olmuştu. O sırada Selîm Han, Şeyhülislâm Kemâl Paşazâde ile yanyana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Şeyhülislâm’ın atı ürktü ve ürken atın ayağından sıçrayan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.

Kemâl Paşazâde çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:

“–Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şerefdir. Mübârekdir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!” buyurdu.

Bu hâdise, Yavuz’un âlim ve âriflere gösterdiği hürmet ve tâzimi ne güzel ifâde eder1.

(1. İstanbul İmam-Hatip Mektebi’nde talebelik yıllarımda İstanbul’un geniş yolları açılıyordu. İbn-i Kemâl Paşa’nın mezârının üzerinden mecbûrî yol geçme durumu vardı. Şâhid olduk ki, mezârı bir türlü kaldıramadılar. Yol makinaları devamlı ârıza yaptı. Onları kullananlar sakatlandı, felç oldu. Bu hâl, mühendislere büyük bir ürküntü verdi ve yolu, kabrin etrafından dolaştırdılar.

Şâhid olduk ki Hakk Teâlâ, gerçek zâhir ve bâtın âlimlerinin mezârlarına bile izzet bahşediyor.)

İstanbul’a dönüşte Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürât yapacağını haber aldığından lalası Hasan Can’a:

“Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Müteâkıben, İstanbul’a gelen Mısır ulemâsı ile Osmanlı ulemâsı, Yavuz’un “halîfe” olmasını kararlaştırdılar. Daha sonra halîfe III. Mütevekkil, Ayasofya Câmii’nde minbere çıkarak Yavuz’un hılâfetini îlân etti. Hırkasını çıkararak Yavuz’a giydirdi. Bundan sonra Osmanlı pâdişâhlarına, sultanlık ünvânı ile berâber “halîfe” sıfatı da verildi.

Büyük cengâver Hünkâr, Osmanlı toprağını, bugünkü Türkiye’nin tam beş katı artırarak, 4.182.000 km∑’ye çıkardı. Mısır ve Arabistan yarımadası Osmanlı hâkimiyetine geçti. Hind Okyanusu’na kadar inildi. Kuzey Afrika hâkimiyeti ile Osmanlı hudûdu Atlas Okyanusu’na dayandırıldı. Hicaz ve Ortadoğu ülkeleri Osmanlı hizmetine açıldı. Mübârek ve mukaddes emânetler, İstanbul’a getirilerek İstanbul, şeref ve izzet kazandı. Bunlar, Topkapı Sarayı’nda mahsûs bir hücreye konularak burada yirmi dört saat kesintisiz Kur’ân-ı Kerîm okunması için kırk hâfız tâyin edildi. İlk Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan da Yavuz’un kendisi oldu.

Şunu unutmamak gerekir ki, maddî ve zâhirî azamet ve ihtişâmın temel sâikı, mâneviyât âlemindeki sır ve hikmetlere riâyettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsûr senelik ihtişâmı, asıl mâneviyâta verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır. Osman Gâzî’nin meşhûr bir rivâyete göre, misâfir kaldığı bir evde, odada Kur’ân-ı Kerîm bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması; Yavuz Sultan Selîm Han’ın mukaddes emânetleri böyle büyük bir tâzim ile İstanbul’a getirip, kırk hâfız tâyin ederek onların başında asırlarca sürecek bir sûrette inkıtâsız (kesintisiz) olarak Kur’ân-ı Kerîm okutması, Osmanlı Devleti’nin dillere destân büyüklüğünün temel sâiklerindendir.

Allâh -celle celãlühû-, kendisine, peygamberlerine ve velîlerine hürmet ve tâzimde bulunanları âbâd eylemiş, onların dâhil oldukları topluma dâimâ rahmet indirmiştir.

Silsileler hâlinde gelen büyük zaferler ile mukaddes ve mübârek emânetlere nâil olmanın hazzı ve şükür hissi içinde olan cihangir Sultan Yavuz, Pîrî Paşa ile birgün sohbet ederlerken:

“–Allâh’ın izni ile büyük fütûhâtlarda bulunduk. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn ünvânına kavuştuk. Allâh bize her zaman ve her mekânda zafer lutfetti. Hazînelerimiz lebâleb altın ile doldu. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?” diye sordu.

Pîrî Paşa şöyle cevap verdi:

“–Hâkânım, bu hâl, bu rûh, bu azim ve bu teslîmiyetle bu devlet kolay kolay yıkılmaz! Lâkin torunlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfâtların, ni’metlerin şükrü edâ edilmez, emânetlere sahip olunmaz ve hak tevzî edilmez ise, yıkılır. En çok şu üç şeyden endîşe ederim:

1. Sadrâzamlık makâmı, liyâkatlere göre verilmez, menfaat karşılığı olarak câhil ve ahmakların eline geçerse;

2. Dünyâ malı, kalbleri işgâl eder, rüşvet kapısı açılır, her türlü mel’anet akçe ile gerçekleşir ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse;

3. Devlet adamları, hanımlarının te’siri altında kalır, ve idârede onların da te’siri olmaya başlarsa; bu devlet yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutar.”

Pîrî Paşa’nın bu sözleri üzerine celâdetli Pâdişâh, bir müddet sükûttan sonra:

“Rabbim bizleri böyle bir âkıbete dûçâr olmaktan korusun!..” diye duâ etti.

Sanki Pîrî Paşa, bu ifâdeleri ile bir târih felsefesinin değerlendirmesini yapıyor ve istikbâlde meydana gelecek hallerin işâretlerini veriyordu. Âdetâ, gerileme devrinin fârik sebeplerini îzâh ediyor ve gelecekten haber veriyordu.

Yavuz Sultan Selîm Han devrinin ahlâkî yüceliğini gösteren pek çok vak’a vardır. Mısır’a giderken ordu-yi hümâyûnun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:

“Acabâ askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.” diye düşüncelere daldı.

Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırttı:

“–Ağa fermânımdır; Bütün yeniçeri, sipâhî ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhal huzûruma getirilsin!” diye emretti.

Yeniçeri ağası, derhal harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra Sultan’ın huzûruna gelerek:

“–Sultanım koparılmış hiçbir elma ve meyve izine rastlamadık!..” dedi.

Yavuz, bu habere çok sevindi. Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünceler kalktı. Sonra ellerini açarak:

“Allâh’ım! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin!..” diyerek duâ etti ve ağaya:

“–Şâyet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!..” dedi.

Yavuz’un bu güzel hâli neticesinde ilâhî nusret ve inâyet tecellîleri dâimâ ona yâr olmuştur.

Rivâyete göre Yavuz, Mısır seferinde Konya’nın Çumra ovasından geçerken ordusuna mola verdi. Bu esnâda kendisi de, birkaç kişi ile etrafı dolaşırken bir ihtiyara rastladı. Selâm verdi. Sonra:

“–Uzak yerden geliyorum, karnım aç, yiyeceğin var mı?” diye sordu.

Yaşlı zât, meşgalesine devam ederek ilerideki bir tencereyi gösterdi ve «buyur» dedi.

Bu defa Yavuz:

“–Fakat yalnız değilim. Ardımda kocaman bir ordu vardır.” dedi.

Nûr yüzlü ihtiyar, hiç telaş etmeden:

“–Evlâdım, kaptaki aş hepinize yeter inşâallâh!” dedi.

Gerçekten bütün asker, bu kaptan karnını iyice doyurdu; yine de kaptaki aş bitmedi. Bu hâl karşısında hislenen Yavuz, bu yaşlı zâtın duâsını da alarak yoluna devam etti. Zafer sonrası bu zâta tekrar uğradı ve bir isteği olup olmadığını sordu. Mübârek Allâh dostu, yavaş bir sesle:

“–Sultanım! Bir ikincisi olmadığı için mendilimi verirseniz sevinirim.” dedi.

Yavuz önce şaşırdı. Sonra da muhârebede yaralandığı sırada yarasını bir mendille saran zâtın bu olduğunu anlamakta gecikmedi. Mendili çıkarıp sahibine iâde ederken gözleri nemlenen Yavuz, gönlünün derinliklerinden Cenâb-ı Hakk’a sonsuz ve sayısız nîmetlerinden dolayı şükürler ediyordu.

Bu hâdise, Hakk dostlarının, Yavuz’un samîmiyetine karşı maddî ve mânevî tasarrufta bulunduğunun en bâriz misâllerindendir.

Cengâver Sultan, çok sade bir hayat yaşadı. Az uyuduğu için ekserî geceleri kitap okumakla geçirirdi. Her öğün tek çeşit yemek yerdi. Ağaçtan tabak kullanırdı. Dünyevî lezzetlerden hoşlanmazdı.

Birgün oğlu Süleymân’ı (Kânûnî’yi) çok süslü görünce, nükteli bir şekilde:

“–Oğlum, o kadar süslenmişsin ki, annene giyecek bir şey bırakmamışsın!..” dedi.

Kendisi pek sade giyinirdi. Bunun sebebini soranlara:

“–Süslü ve şa’şaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım?” derdi.

Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecbûriyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzûr-i şâhâneye yüz süreceği haberi geldi. Bunun üzerine vezîrler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirdiler. Yavuz hiç kızmadı ve:

“–Münâsiptir..” dedi.

Elçinin geleceği gün bütün vezirler, yeni esvaplarıyla pâdişâhın huzûruna vardılar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düştüler. Zîrâ Yavuz’un üzerinde yine o eski elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı pencereden vuran gün ışığı altında parıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerinden utanıp şaşkın bir vaziyette kaldılar.

Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:

“–Paşa! Var elçiye sor; bizi nasıl bulmuşlar?” dedi.

Sadrazam, Pâdişâh’ın emrini yerine getirip döndü ve elçinin intibâını nakletti:

“–Sultanım! Venedik elçisi: «O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile…» demektedir.”

Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek:

“–İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan aslâ ayrılamaz ve bizi görmez! Ama Allâh esirgesin, birgün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffâr, bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!…” dedi.

Yavuz, dindâr, mütevâzî ve gurûrdan ârî idi. Kuvvet ve kudretin, Allâh’a mahsûs olduğunu, kendisinin ise, zafer için bir vâsıtadan ibâret bulunduğunu söylerdi. Nefs engelini aşamamanın korku ve endîşesi içinde yaşardı. Teb’asının arasında dolaşır, onların dertlerine yakından muttalî olmaya çalışırdı. Hârikulâde bir dinamizme sahipti. Derin bir târihî bilgisi vardı. O’nun zaferlerinin neticesinin dörtyüz küsûr sene devam etmesi, gerçekleştirdiği işlerin büyüklüğünü göstermeye kâfîdir.

Yavuz’u, o korkunç Sînâ çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevâzî, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhâsebesiyle yönlendiren ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.

Hasan Can’a şu mısra’ları okuyordu:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!..

Böyle diyen Yavuz Sultan Selîm Han, velîlerin huzûruna girdiği zaman büyük bir edeb ve mahviyet gösterir, gerekmezse konuşmaktan bile imtinâ ederdi. Nitekim Şam’da yetişen büyük velîlerden Muhammed Bedahşî Hazretleri’ni ziyâretinde hiç konuşmamış, sadece dinlemiş ve sonra da huzûrundan öylece ayrılmıştı. Beraberinde bulunan devlet ricâli, celâdetli bir pâdişâh olan Yavuz’un bu hâline teaccüple:

“–Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki, bir kelâm bile sarfetmediniz?” diye sormuşlar, Yavuz da cevaben:

“–Büyük evliyâullâhın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması -velev cihân pâdişâhı da olsa- uygun düşmez. Biz sultan isek de, böyle mâneviyat sultanlarının himmetlerine her zaman muhtâcız. Şâyet huzûrunda konuşmam gerekseydi, bunu belli ederler ve söz etmemi te’mîn ederlerdi.” demişti.

Bu büyük zâtın da, Yavuz’a olan teveccühü, Yavuz’unkinden farksızdı. Ölüm döşeğinde bile Şam’ın ileri gelenlerini toplamış ve şu nasîhati yapmıştı:

“–Sultan Selîm Han’a itâatte kusûr etmeyin! O, Allâh katında övülmüş bir pâdişâhdır. O, fetihle vazîfelendirilmiş bir İslâm kılıncıdır.”

Evliyâullâha pek yüksek bir hürmet ve bağlılık gösteren Yavuz Sultan Selîm Han’ın kendisi de hiç şüphesiz babası gibi Allâh’ın has bir kulu idi. O’nun kerâmet mâhiyetinde pek çok davranışlar ortaya koyduğu târihî gerçekler arasındadır. Şöyle ki:

Birgün dîvândan içeri hiddetli bir şekilde girmişti. Elbisesini dahî değiştirmeden bir zaman odada dolandı ve kendisini kızdıran şeyi mırıldanıp durdu. Meğer Ferhat Paşa’nın İskender Çelebi’yi olur olmaz koruyup kayırmasına gazaplanmıştı. Çünkü aralarındaki dostluktan başka şeyler sezinlemişti. Sonunda yüksek sesle şu sözleri sarfetti:

“–Âkıbet görürsün hele Ferhat!. Sen şimdi İskender’i koruyup duruyorsun, ama bu korumaktan ne fayda çıkacağını inşâallâh birbirinize karşı asıldığınız zaman görürsünüz!..”

Aradan seneler geldi geçti ve Kânûnî devrinde bu iki şahıs, Selîm Han’ın dediği gibi karşı karşıya asıldılar.

Yavuz’un vefâtına yakın zamanlar idi. Vezirler elbirliği ile Rodos’a sefer için hazırlıklar yapıp orayı fethetmek niyet ve arzularını Sultan’a bildirdiler. Basîretli ve ileri görüşlü bir pâdişâh olan Yavuz, kazandığı büyük muzafferiyetlere âdetâ gölge düşürmek istemiyormuşçasına sordu:

“–Hisâr fethinde en önemli mühimmât baruttur. Söyleyin kaç aylık erzak ve barutunuz vardır?” dedi.

Vezîrler:

“–Dört buçuk, en fazla beş aylık barutumuz var.” dediler.

Bunun üzerine Sultan Selîm Han:

“–Siz orayı beş ay değil, altı ayda alamazsınız! Yedi ayda da alamazsınız! O kale, Allâh bilir ya, sekiz ya da dokuz ayda ancak alınır. Dolayısıyla elinizdeki hazırlıklarla oraya varılmaz. Benim seferim, artık âhıret seferidir.” dedi.

Sultan’ın bu sözleri, kâmil bir mü’minin firâsetini göstermektedir. Nitekim bir sene sonra vefât eden Yavuz’un ardından Kânûnî zamanında Rodos kuşatıldı ve çetin bir mücâdele neticesinde ancak dokuzuncu ayda fetih müyesser oldu.

1520’de Yavuz Selîm, yeni bir sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının vefât ettiği Uğraş Köyü’ne gelmişti. Orada, sırtında çıkan bir sivilceyi, îkâzlara rağmen:

“–Benim cânım kadınlarınki gibi tatlı değil!.” diyerek kopardı. Kanattı.

Bu hâdiseyi, Yavuz’un nedîmi olan Hasan Can şu şekilde anlatır:

“Sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yaralı bir arslan gibiydi. Aczi, bir türlü kabullenemiyordu. Cengâverlerine taktik ve tâlimâtlarına devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:

«–Hasan Can, ne hâldür?» dedi.

Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna gelmiş, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için gönlümü şimdiden yakan ayrılık hüznüyle:

«–Pâdişâhım artık Allâh Teâlâ ile beraber olmak zamanınız herhalde geldi!» dedim.

Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:

«–Hasan, Hasan!.. Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?.. Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusûr mu müşâhede eyledin?» dedi.

Bu sözler karşısında mahcûb kalarak:

«–Hâşâ Sultanım! Öyle demek istemedim. Sadece içinde bulunduğunuz zamanın diğerlerinden farklı olduğunu beyân için ihtiyâten böyle cür’et edebildim.» dedim.

Koca Sultan, artık bambaşka âlemlere dalmış vaziyette bana son hıtâbı olarak:

«–Hasan! Sûre-i Yâsîn’i oku!» dedi.

Nemli gözlerle tilâvete başladım. «Selâm» âyetine geldiğim zaman muazzez rûhunu Rabbine teslîm etti.”

Şâir Yahyâ Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han’ın âhırete rıhletini (yolculuğunu) şu içli ifâdelerle anlatır:

Birgün çalındı nevbet-i takdîr rıhlete,

Ukbâda yol göründü Hüdâ’dan bu dâvete..

“Birgün takdîr nevbeti, (ebedî) yolculuk için çalındı. Allâh’dan gelen bu dâvete, âhıretteki yol göründü.”

Doldukça doldu gözleri eşk-i firâk ile,

Kudretlü pâdişâh vedâ etti millete..

“(Bunu gören Yavuz Han, Rabbine kavuşacağı için sevindiyse de,) gözleri, (sevdiklerinden kısa bir müddet de olsa) ayrılacağı için doldukça doldu ve o kudretli pâdişâh, millete (böylece) vedâ etti.”

Tevhîd maksadıyla geçirmişti ömrünü,

Ref’ etti armağânını dergâh-ı vahdete..

“Ömrünü i’lâ-yı kelimetullâh yolunda tevhîd maksadıyla geçirmişti. (Nihâyet) armağanını vahdet dergâhına yükseltti.”

…..

Dîdâr-ı Fahr-i Âlem’i görmekti gâyesi,

Gark-ı huşû çıktı huzûr-i risâlete..

“Gâyesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mübârek nûrlu yüzünü seyretmek olduğu için büyük bir huşû ve edebe gark olarak O’nun huzûruna çıktı.”

Rahmetullâhi Aleyh!..

Sekiz senelik saltanâtı boyunca kazandığı muazzam zaferler, dünyâya âid şânlar, şerefler, fânîlerin iltifâtları, kendisini sekre sürükleyip mağlûb edemedi.

620 sene içindeki sekiz senelik Yavuz devri; vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanına benzetilir.

Kânûnî’nin başarılarının sırrını babasının kendisine bıraktığı, kolay kolay sarsılmaz kuvvetli maddî ve mânevî mîrâsın içinde aramak lâzımdır.

Yâ Rabb! Bizleri, Yavuz Sultan Selîm Han gibi bir taraftan cihâd yolunda cevval bir cengâver, diğer taraftan yüce huzûrunda gözü yaşlı şükreden bir mü’min, ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir dervîş eyle!..

Âmîn!..